Merhaba,
Ziyaretçi
. Lütfen
giriş yapın
veya
üye olun
.
1 Saat
1 Gün
1 Hafta
1 Ay
Her zaman
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
H
ANASAYFA
ARŞİV
GİRİŞ
KAYIT
imamhatip.com
>
İslâm
>
İslâmî Konular
>
Hayâtus-sahâbe
(Moderatör:
ferecallah
) >
◊Hanım Sahabeler◊
Sayfa: [
1
]
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Favorilerime Ekle
Yazdır
Gönderen
Konu: ◊Hanım Sahabeler◊ (Okunma Sayısı 766 defa)
Чekta
◊Hanım Sahabeler◊
: 08 Haziran 2008, 01:31:47
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 7592
'Gelsin hayat bildiği gibi...'
Bizleri yaratıp, sayamayacağımız kadar çok ve çeşitli nimetlerle hayatımızı sürdürmemizi sağlayan Rabbimiz’i sevmek, kul olarak hepimizin birinci vazifesidir. Seven insan, sevdiğinin sevdiklerini de sever. Rabbimiz’i bize tanıtmasının yanı sıra, O’nun en sevdiği kulu olması hasebiyle de Rasûlullah (((S.A.V)).) Efendimiz’e, Kur’ân-ı Kerim’de övülen ve Allah’ın kendilerinden razı olduğu bildirilen ehl-i beyt ve sahâbesine karşı duyulan sevgiler de, Rabbi’ni sevdiğini iddia eden bir kulun gönlünde taşıması gereken sevgilerdir. Rasûlullah (((S.A.V)).) Efendimiz’e, O’nun ehl-i beyt ve sahabesine duyduğumuz sevgilerde noksanlık var ise, bunu gidermeye öncelikle onlar hakkındaki bilgilerimizi tazelemekle başlamalıyız. Çünkü kişi, tanımadığı kimseyi sevemez. Bu maksatla bu yazımızda iki cihan serveri Efendimiz (((S.A.V)).)’in mübarek hanımlarından biri olan mü’minlerin annesi Hz. Âişe (r.anhâ)’yı tanıtmaya çalışacağız.
Babası, Rasûlullah (((S.A.V)).) Efendimiz’in en yakın arkadaşı ve birinci halifesi Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.)’dır. Annesi, Kinâne Kabilesi’nden olan Ümmü Rûmân bint-i Âmir b. Uveymir’dir.
Hz. Âişe (r.anhâ) annemiz bi’setin 4. yılında (m. 614) Mekke’de doğmuştur. Rasûlullah Efendimiz’le nikahı Mekke’de kıyılmıştır. Babası, Rasûl-i Ekrem ile daha önceden hicret ettiği için aynı yıl (m. 622) annesi, ağabeyi Abdullah, kız kardeşi Esmâ, Efendimiz’in hanımı Hz. Sevde, kızları Hz. Fâtımâ ve Ümmü Külsûm ile birlikte Medine’ye hicret etti. Hicretin ikinci yılı Şevval ayında (Nisan 624) Efendimiz’le evlendi.
Hz. Âişe (r.anhâ), Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le evlendikten sonra üstün bir mevkie ve haklı bir şöhrete ulaştı. Peygamber hanımlarının, mü’minlerin anneleri olduklarını bildiren ve Efendimiz’den sonra, başkalarının onlarla evlenmesini yasaklayan âyet gereğince “ümmü’l-mü’minîn / mü’minlerin annesi” diye anılmaya başladı.
Hz. Âişe (r.anhâ), Uhud Gazvesi’nde su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma gibi hizmetlerde bulunmuştur. Hendek Savaşı’nda ise Benî Hârise Kabilesi’nin kalesinde Sa’d b. Muaz (r.a.)’ın annesiyle birlikte bulunmuştur. Hudeybiye Antlaşması’na katılmış, Hayber’in fethinden sonra Efendimiz diğer hanımlarıyla beraber ona da ganimetten bir hisse ayırmıştır. Mekke’nin fethi için hazırlanıldığında seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Efendimiz, bunu sadece Hz. Âişe’ye bildirmiştir. Veda Haccı’na da Peygamberimiz’in diğer hanımları ile birlikte katılmıştır.
Hz. Âişe’nin katıldığı en mühim seferlerden biri, hicretin 5. yılındaki Benî Mustalik Gazvesi’dir. Efendimiz (((S.A.V)).) sefere çıkarken Hz. Âişe validemizi de yanına almıştı. Savaş sonrası Medine’ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe, devesinden inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan uzaklaşmış, dönüşünde boynundaki gerdanlığın düştüğünü fark etmişti. Gerdanlığı aramaya çıktığı sırada onun mahmilde (devenin sırtındaki örtülü bölmede) olduğu düşünülerek orduya hareket emri verilmişti. Hz. Âişe annemiz geri dönünce konak yerinde kimseyi bulamadı ve kendisini almaya gelecekleri ümidiyle beklemeye başladı. Ordunun artçısı Safvan b. Muattal Hz. Âişe annemizi görünce onu devesine bindirip orduya yetiştirdi. Bu savaşa katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy b. Selûl, annemiz hakkında iftira ve dedikoduya başladı. Bazıları da onun bu çirkin iftirasına alet oldular. Efendimiz (((S.A.V)).) ve Ebû Bekir (r.a.) bu iftiralar sebebiyle çok üzüldüler. Savaş dönüşü bir ay kadar hastalanan annemiz, bu iftirayı çok sonra tesadüfen öğrendi. Efendimiz’den izin alarak babasının evine gitti ve üzüntüsünden günlerce ağlayıp ıstırap çekti. Nihayet Nûr sûresinin 11-21 âyetleri nâzil oldu ve Rabbimiz yapılan dedikoduların tamamının asılsız olduğunu, annemize iftira edildiğini bildirerek, onun iffetini muhafaza ettiğini ilan etmiştir.
Yine Hz. Âişe annemiz katıldığı başka bir seferde kardeşi Esmâ’dan aldığı gerdanlığı kaybetmiş, Efendimiz de gerdanlığın aranması için bazı kimseleri göndermişti. Müslümanlar susuz bir yerde bulunuyorlardı. Sabah namazı vakti yaklaştığı ve su da olmadığı için gerek Hz. Ebû Bekir, gerekse diğer bazı Müslümanlar bu sıkıntılara sebep olarak gördükleri Hz. Âişe’ye çok kızdılar. Bunun üzerine teyemmüm âyeti nâzil oldu. Ebû Bekir (r.a.) ve diğer Müslümanlar hayırlı bir işe vesile olduğu için ona dua ettiler.
Efendimiz, hicretin 11. yılı Safer ayının son haftası rahatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak Hz. Âişe annemizin odasına geçti. Mübarek başı onun kucağında olduğu halde âhirete göç eyledi ve yine annemizin odasına defnedildi. Efendimiz’den sonra 47 yıl daha yaşadı ve 17 Ramazan 58 (14 Temmuz 678) çarşamba gecesi, vitir namazını kıldıktan sonra Medine’de vefat etti. Cenazesi aynı gece kaldırılmış, vefatı Medine’de büyük bir üzüntüye sebep olmuştu. Medine ve civarındaki bütün halk geceleyin Cennetü’l-Bakî Kabristanı’na gelmiş, cenaze namazı Medine vali vekili Hz. Ebû Hureyre (r.a.) tarafından kıldırılmış, vasiyeti üzerine Bakî Mezarlığı’na defnedilmiştir. Onu kabre, erkek ve kız kardeşlerinin çocukları koymuşlardır.
Hz. Âişe validemizin hiç çocuğu olmamıştı. Bununla birlikte Araplarda anne ve babaların büyük erkek çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebebiyle bir künyesi olmadığına üzülmüş, Efendimiz de ona kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah b. Zübeyr’e nispetle Ümmü Abdullah künyesini vermişti.
Efendimiz (((S.A.V)).), annemizi çok sevdiği için kendisine Ayşe, Uveyş, Âiş diye hitap ederdi. Babası Hz. Ebû Bekir, “es-Sıddîk” olarak tanındığından Hz. Âişe validemize de “Es-Sıddîka” veya “es-Sâdıka” lakabı verilmiştir. Ayrıca beyaz tenli olması nedeniyle Efendimiz’in kendisine “Humeyrâ” şeklinde hitap ettiği de rivayet edilmiştir.
Efendimizle Hz. Âişe arasındaki aile bağı, sevgi, anlayış ve hürmet esasına göre kurulmuştu. Hz. Âişe annemizin kendisine büyük yakınlık ve sevgi gösteren Efendimiz’le birlikte koşu yaptığı, Efendimiz’in omzuna dayanarak Mescid-i Nebevi’de mızraklarıyla savaş oyunları oynayan Habeşîleri seyrettiği ve Efendimiz’e nazlanmaktan hoşlandığı bilinmektedir. Efendimiz de onunla bir arada bulunmaktan, sohbet etmekten, davetlere onunla birlikte katılmaktan, sorularına cevap vermekten pek memnun olurdu. Hz. Âişe annemiz zekâsı, anlayışı, kuvvetli hafızası, güzel konuşması, Kur’ân-ı Kerim’i ve Efendimiz’i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları sayesinde Efendimiz’in yanında müstesna bir mevki kazandı.
Efendimiz, hanımları arasında Hz. Hatice validemizden sonra en çok onu sevmiş, dünyada en çok kimi sevdiği sorusuna cevap olarak onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanımları içinde yalnızca Hz. Âişe validemizle birlikte iken kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu ve Efendimiz’in ona duyduğu sevginin ilahî kaynağa dayandığını göstermektedir. Sahâbe efendilerimiz de Efendimiz (((S.A.V)).)’e sunacakları hediyeleri, Hz. Âişe annemizin odasında bulunduğu günlerde sunarlardı. Hanımları arasında Efendimiz (((S.A.V)).)’i en çok kıskanan ve sevgisini kazanmak için gayret gösteren de o idi.
O, Efendimiz’e beslediği sevginin yanı sıra, itaat ve emirlerine riayet etmekle de seçkin bir yere kavuşmuştur. Geceleri namaz kılar, günlerin çoğunu oruçla geçirirdi. Yaptığı her işte, Efendimizin (((S.A.V)).) ahlâkını sergilerdi. Azat ettiği köle sayısının 62’ye ulaştığı rivayet edilmiştir.
Annemiz, ilmî yönüyle de hanımların başında gelir. Efendimiz (((S.A.V)).) vefat ettiğinde çok genç olmasına rağmen Kur’ân-ı Kerim’i ve Efendimiz’in sünnetini en iyi bilen, anlayan, muhafaza eden Sahâbelerin önde gelenlerindendi. Önce babasının, sonra Efendimiz’in evinde başkalarına nasip olmayan ilimlerle yetişti. Arap dilini maharetle kullanmasının yanı sıra Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Fesahat ve belagatinden dolayı konuşması insanlara çok tesir ederdi. Arap tarihi, örf ve adetleri, nesep ilmi hakkında geniş bilgi sahibi idi. Ahlâk ve davranışlarında olduğu gibi ilme merakı bakımından da babasına benzeyen Hz. Âişe, şiir, edebiyat, tarih ve nesep ilimlerini Hz. Ebû Bekir Efendimiz’den öğrendi.
Hz. Âişe (r.anhâ), Efendimiz’den aldığı feyizle İslâm esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Kur’ân-ı Kerim’i tefsir etti. Bilhassa Medine’de nazil olan âyetlerin nüzûl sebeplerini, delaletlerini, tahlil ve değerlendirmelerini ve her âyetten nasıl hüküm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Kuvvetli hafızası sayesinde Efendimiz’in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler ifa etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2210’dur. Binden fazla hadis rivayet eden ve “muksirûn” diye adlandırılan yedi sahabenin dördüncüsüdür.
Annemiz, sünnet-i nebevîyi nakil ve şerh etmekle kalmadı, aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî kaideleri ortaya koyarak Peygamberimiz’den sonra ortaya çıkan meselelere yeni hükümler çıkardı. Efendimiz’in ashâbı arasında çok sayıda fetva vermesiyle meşhur olan yedi kişiden biri de Hz. Âişe annemizdir. Onun içtihat ve fetvaları, kendisinden sonra gelen fakih ve müçtehitlere rehber olmuştur.
Bir çok fıkhî mesele yanında, usûl-i fıkıh ve bilhassa ferâiz sahalarında derin bir ilim ve anlayışa sahipti. Talebelerinden Kûfe fakihi Mesrûk’un söylediğine göre Ashâb’ın büyükleri ferâize (miras ilmi) dair meseleleri hep ondan sorarlardı. Tabiîn devrinin birçok hukukçusu, yüksek seviyedeki hukuk bilgisinden faydalanmak üzere kendisiyle ilmî istişarelerde bulunmuşlardır.
Ashâp’tan bazılarının vefat etmiş, bazılarının da fetihler nedeniyle çeşitli yerlere dağılmış olmalarından dolayı Medine’de çok az Sahâbe’nin kaldığı bir dönemde, Hz. Âişe annemizin varlığı sayesinde, peygamber şehri Medine ilim merkezi olmaya devam etti. Onun evi, Efendimiz’in irtihalinden sonra kadın erkek, büyük küçük birçok kimsenin gelip kendisini dinlediği, varsa sorusunu sorup, cevabını aldığı ilim ve irfan ocağı olmuştu. Annemiz, yalnızca sözlü sorulara değil, aynı zamanda çeşitli bölgelerde yaşayan Müslümanların mektupla sordukları sorulara da cevaplar vermiştir. Böylece hadislerin ve bazı fıkhî meselelerin de yazılmasına öncülük etmiştir. Diğer taraftan vefatına kadar her yıl hac için Mekke’ye gittiğinde çeşitli yerlerden gelenlerin kendisini çadırında ziyaret etmelerine ve soru sormalarına izin verdi. Böylece o, hem kendisi, hem de yetiştirdiği öğrencileri vesilesiyle, İslâm dünyasında kadınların ilimle meşgul olmaları gerektiğini göstermiş oldu. O, örnek yaşantısı ve İslâm’a yaptığı hizmetlerle Efendimiz’in onu, Hz. Hatice hariç diğer annelerimizden üstün tutmasının ve onunla küçük yaşına rağmen evlenmesinin hikmetinin anlaşılmasını da sağlamış oldu.
*Bu yazının hazırlanmasında T.D.V. İslâm Ansiklopedisi’nden yararlanılmıştır.
«
Son Düzenleme: 08 Haziran 2008, 01:32:15 Gönderen: Yektâ
»
Logged
Ağrıyor kalbimin Filistin yanı
♥Fotoğraflarım
Reklam
◊Hanım Sahabeler◊
«
:
08 Haziran 2008, 01:31:47 »
Logged
Чekta
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 11 Haziran 2008, 21:27:43
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 7592
'Gelsin hayat bildiği gibi...'
Kur'an-ı Kerim'de adı övgüyle geçen namlı kadınlardan biri de
Hz. Âsiye
'dir. Yaşadığı dönemde Mısır'ın en ünlü kadını ve bu tarihî ülkenin zalim ve kan içici imparatoru Firavun'un eşiydi. Bugün Firavun'un insanlık tarihine kendi adıyla geçen akıl almaz zulüm ve adaletsizliklerini bilmeyen, işitmeyen yoktur. Onun için Firavunun zulümlerini teferruatlıyla anlatmaya gerek görmüyoruz. Firavun da Bâbil padişahı Nemrud gibi hem tanrılık iddiasında bulunuyor, hem de halkın duygularını sömürerek geleneksel put inancını korumaya çalışıyordu.
Halkın geri kalmışlık ve cehaletinden faydalanan Firavun, sadece ilahlık iddiasında bulunmakla kalmadı, işi daha da ileri götürerek "ilahların ilahı" olduğunu söyledi. "Dedi ki: Sizin en yüce Rabbiniz benim."[1]
Firavun'un böyle aşağılık ve kötü bir insan olmasına karşı, karısı Âsiye âdeta temizlik, dürüstlük, iffet ve asalet timsaliydi. Halk, onun kocasının korkusundan rahat bir nefes alamaz ve geceleri dahi rahat uyuyamazken o, Allah'a tam bir inanç ve kendine güvenle yaşamını sürdürüyor, Firavun'un hemen yanı başında yaşıyor olmasından zerrece etkilenip dehşete kapılmıyordu.
Nil kraliçesi Âsiye, Allah Teâlâ'nın indinde öylesine has bir makama ulaşmış ve Allah'ın yakınlığını kazanabilmiştir ki, Hz. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuşlardır:
"Kadınlardan kâmil olanlar dört kişidir: Firavun'un karısı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveyled kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma."
"Cennet kadınlarının en iyisi şu dördüdür: Firavun'un hanımı Müzâhim kızı Âsiye, İmran kızı Meryem, Huveylid kızı Hatice ve Muhammed (s.a.a) kızı Fâtıma. Bunların en üstünüyse Fâtıma'dır."[2]
Kişiliğin gelişmesi, insanî vazifelerin bilincinde olma ve Allah'a iman, bir kadını öyle bir mevkiye yükseltiyor ki, Firavun'un evinde yaşadığı halde, cennet köşklerinin sakini oluyor ve dünyanın en seçkin dört kadınından biri olma makamına ulaşıyor.
Âsiye, bir lahza olsun kocasının işlediği zulüm ve haksızlıkları hoş karşılamadı, bir defa olsun onun safında yer almadı. Erkek çocuk doğururlar da büyüyünce onun yaptığı zulüm ve haksızlıklara karşı çıkarlar korkusuyla, Yâkup soyunun hamile kadınlarının karnını deşip bebeklerini diri diri parçalayan kan içici kocasının bu vahşiliklerine karşı bir kez bile lâkayt davranmadı.
İşte bu sıfata hâiz bulunan Mısır'ın bir numaralı kadını Âsiye, saraydaki odasında oturduğu bir sırada Nil nehrinin ortasında yuvarlana yuvarlana sulara batıp çıkan bir sandık görünce saray muhafızları ve nedimelerine, gidip o sandığın içine bakmalarını emretti…
Görevliler, bir süre sonra gelerek, sandığın içinde güzel bir oğlan çocuğu bulunduğunu söylediler. Gelecekte Allah'ın peygamberi olacak ve Firavun'un saltanatını yerin dibine geçirecek olan İmran oğlu Musa'ydı bu…
Bebeği alıp Âsiye'ye getirdiler…
Âsiye bunun nur topu gibi bir oğlan çocuğu olduğunu görür görmez, zavallı annesinin onu, Firavun'un korkusuyla Nil'e bıraktığını anlamıştı. Bu nedenle, bu çocuğu evlâtlık olarak yanına almaya ve onu bizzat büyütüp yetiştirmeye karar verdi. Ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktı, ne olacaksa varsın olsundu!…
Firavun içeriye girip de çocuğu görünce yüreğine bir korku düştü; gelecekte ne olur ne olmaz endişesiyle, derhal öldürülmesini emretti. Fakat Âsiye var gücüyle karşı çıktı ona:
"Firavun'un karısı dedi ki: Benim için de senin için de bir göz aydınlığıdır o; onu öldürmeyin; umulur ki bize yararı dokunur, yahut onu evlât ediniriz.…"[3]
Firavun razı olmuştu. Onun da izniyle Musa artık sarayda kaldı ve bizzat kraliçe tarafından, onun özel sevgi ve ihtimamıyla büyümeye başladı.
Musa, peygamberlik makamına vardığında ve daha ileride de belirteceğimiz gibi, tekrar Mısır'a dönüp Firavun ve onun putperest kavmine tebliğde bulunduğunda, Âsiye derhal ona uyarak Rabb'ul-Âlemîn'e iman getirdi, ancak, imanını Firavun'dan gizledi.
Âsiye, yıllarca gizliden gizliye Allah Tealâ'ya ibadet ediyor ve Musa'nın kılavuzluğuyla imanını gizliyor ve koruyordu. Ama bu, böyle devam etmedi ve günün birinde sırrı açığa çıktı. Kocası Firavun yıkılmış, öfkesinden âdeta çılgına dönmüştü. Firavun, önce kraliçeyi inancından vazgeçirmeye çalıştı; onu caydırabilmek için her yolu denedi, her hileye başvurdu.
Bazen tehdit ediyor, bazen tatlı laflar ve boş vaatlerle onu kandırmaya çalışıyordu. Ancak bütün bunlar boşunaydı. Âsiye, bütün varlığıyla Allah'a inanmıştı bir kez… Nil'in getirdiği ve kendi elleriyle büyütüp yetiştirdiği o çocuğu peygamberlik makamına ulaştıran ve en büyük mucizesi olan "ışıl ışıl parlayan bembeyaz elleri" ve mâlum asâsıyla, onu, Firavun ve putperest kavmini hidayet etmekle görevlendiren Allah'a…
Âsiye'nin benliğinde kâinatı yaratan, dağları, ovaları, denizleri, dereleri, tepeleri, ormanları… kısacası her şeyi yoktan var eden, yerin ve göğün sahibi Allah Tealâ'ya iman ve Musa'nın söylediklerine karşı tam bir inançtan başka bir şey yoktu. Ne Firavun'dan zerrece korkup ürküyor, ne de bu cellat ruhlu dinsiz katilin eşi ve koca Nil'in yegâne kraliçesi olduğuna seviniyordu…
Zihni sadece bir şeyle meşguldü onun: Firavun'un hidayet bulması bu cani ruhlu hayvanın günün birinde adam olması!… Onun da kendisi gibi yegâne ilâh olan Allah Tealâ'ya inanarak sığınmasız zavallı halka zulüm ve işkence etmekten ve milleti yok oluşa sürüklemekten vazgeçmesini istiyordu. Ne var ki Firavun, artık dönüşü olmayan bir yoldaydı.
İlahlık iddiasına kalkışan, hem de "ilahların ilahı" olduğunu öne vesürerek kendisinden daha üstün hiçbir şey kabul etmeyen Firavun gibi birinin, Musa'nın buyruğuna boyun eğip ilahlık iddiasından vazgeçmesi ve sıradan bir insan gibi; "Allah'ım, beni affet!" demesi mümkün olabilir miydi acaba?!
Sonunda Firavun, Âsiye'ye, ya Allah'a, ya da ona iman etmesini önerdi. İkisinden birini açıkça tercih ve ilan edecekti: Ya Musa'nın sözlerine inanacak, onu izleyecek ve Allah'a iman etmek suretiyle her türlü işkence ve kötü hadiseye karşı kendisini hazırlayacaktı; ya da tıpkı geçmişteki gibi bütün haşmet ve şatafatıyla Nil'in kraliçesi ve Mısır'ın en ünlü kadını olarak kalacak ve putlara tapınmayı kabullenerek, Firavun'u "ilahların ilahı" olarak benimseyecekti!
Âsiye, Allah'a imanı ve Musa'ya inanmayı tercih etti.
Doğru ve hak inancından vazgeçmeyeceğini bildirdi Firavun'a…
Musa'nın getirdiği mucizeleri görerek bütün kalbiyle âlemlerin rabbi Allah'a inanmış bulunan ve Firavun'un alabildiğine zâlim, aşağılık, keyfine düşkün olduğunu anlamış bulunan ferasetli ve cesur Âsiye, Firavun'un kendisi gibi günün birinde zeval bulup yokluğa karışacak olan sarayında görünüşte görkemli, gerçekte ise zelil ve aşağılık bir müreffeh hayat sürdürmektense Allah Tealâ'nın indindekine rıza göstermeyi, kalıcı ve sonsuz olan ilâhî rızayı geçici ve iğrenç olan nefsânî rahata tercih etmeyi yeğ buldu.
Bu yolda her şeyi göze almış; canı pahasına da olsa Rabbine itaat yolunda zalim Firavun'a âsi olmaya azmetmişti…
Âsiye'yi inancından vazgeçiremeyeceğini anlayan Firavun, sonunda onun çarmıha gerilmesini emretti. Âsiye'yi çarmıha gerdikten sonra başını büyük bir taşla ezerek öldürdüler…
Âsiye'nin can verişi çok feci oldu…
Ne var ki, cellatlarının gözünün önünde işkenceyle can verirken Allah'a yalvarıyor, O'nu zikrediyordu. Kur'an-ı Kerim, onun işkence sırasındaki o dayanılmaz durumuna işaretle şöyle buyurur:
"Allah, imanı tam olanlara Firavun'un karısını örnek verir; hani o demişti ki: "Rabbim! Bana kendi katında, cennette bir ev yap, beni Firavun ve işkencesinden ve onun zalimlerinin elinden kurtar!…"[4]
Evet… Âsiye, Firavun'un işkencecilerinin dayanılmaz işkenceleri altında acıyla can verdi; fakat adı, yeryüzü durdukça, dünya tarihinde ve biz Müslümanların biricik kitabı Kur'an-ı Kerim'de, "dünyanın gelmiş geçmiş emsalsiz ve en büyük kadınlarından biri" olarak bâki kalıp, ölümsüzleşti.
[1]- Nâziât Suresi / 24.
[2]- el-Mizan Tefsiri, c. 19, s. 40.
[3]- Kasas Suresi / 9.
[4]- Tahrîm Suresi / 11.
Logged
Ağrıyor kalbimin Filistin yanı
♥Fotoğraflarım
Чekta
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 13 Haziran 2008, 20:55:16
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 7592
'Gelsin hayat bildiği gibi...'
Esmâ binti Umeys (r.a)
Esmâ binti Umeys radıyAllahu anhâ, kocası Hz. Ca’fer (r.a) ile birlikte Rasûlullah sallAllahu aleyhi vesellem efendimizin “iki hicret sâhibi” iltifâtına mazhar olmuş bir hanım sahâbî...
Efendimizin baldızı... Meymûne annemizin kızkardeşi... Mekke’de dokuz kızkardeşiyle beraber “imanlı kızkardeşler” diye meşhur olan İslâm’ın ilk çilekeş hanımlarından... Maharetli, becerikli, sabır ve sebat ehli bir iman eri...
O, Mekke’de doğup büyüdü. İslâm’ın ilk günlerinde Allah Rasûlüne teslim oldu. Henüz Dârülerkam’a geçmeden önce ona tâbî olup İslâm’la şereflendi. Babası Umeys İbni Sa’d olup annesi Hind binti Avf’dır. Dokuz kızkardeşi vardı. Hepsi de müslüman olmuştu. İki Cihan Güneşi Efendimiz onlara “imanlı kızkardeşler” diye iltifatta bulunurdu. Onların üçü meşhur sahâbîlerle evlidir. Ümmü’l-Fazl, Hz. Abbas ile Selma, Hz. Hamza ile, Meymûne annemiz de Sevgili Peygamberimizle evlenmiştir. Esmâ (r.anhâ) da Hazreti Ca’fer (r.a) ile nikâhlanmıştı.
O Mekke’de huzur ve muhabbet dolu mutlu bir aile yuvası kurmuştu. İmanlarından taviz vermeden, baskılara aldırış etmeden hayatlarını sürdürmeğe çalışıyorlardı. Mekke’li müşriklerin inananlar üzerindeki zulmü artmağa başlayıp ezâ ve cefâlar dayanılmaz hal alınca, İki Cihan Güneş Efendimizin izniyle bu bahtiyar âile Habeşistan’a hicret etti. Orada, Muhammed, Abdullah ve Avn adında üç çocukları oldu.
Esmâ (r.anhâ) hayatın her türlü sıkıntı ve çilelerine katlanmasını bilen sabırlı bir hanımdı. Ahlâkî olgunluğa ermiş sebat ehli, iradesi kuvvetli tve metânet sahibiydi. Uzun yıllar kendi memleketinden uzakta, çileli bir hayat geçirmesine rağmen aslâ imanından tâviz vermedi. O yeni şeyler öğrenmeğe de meraklı idi. Bilgilenmeyi severdi. Etrafı ile ilgilenirdi. Habeşistan’da cenâzelerin tabuta konup taşındığını gördü. Merakını çekti ve nasıl yapıldığını öğrendi.
Esmâ (r.anhâ) kocası Hz. Ca’fer (r.a) ile birlikte hicretin yedinci yılında Habeş diyarından Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. Orada öğrendikleri bilgilerle Hz. Fâtıma (r.anhâ) ve Zeynep binti Cahş (r.anhâ) annemizin vefatlarında tabutlarını yaptırdı.
O maharetli, becerikli bir İslâm hanımefendisiydi. Dericilikle de uğraştığı bilinmektedir. Kocası Ca’fer (r.a)’ın Mûte savaşında şehid olması üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz evine geldiğinde kırk deri tabakladığını söylemiştir.
O, zamanın kıymetini iyi bilirdi. Boş kaldığı vakitlerde deri tabaklardı. Çocuklarının geçimini deri işi yaparak, elinin emeği ile karşılamağa çalışırdı. İhtiyaçları için kimseden bir şey istemez ve kimseye el açmazdı.
Hz. Esmâ (r.anhâ) Peygamberimiz’in ((S.A.V).) hanımlarını sık sık ziyaret eder, onların sohbetinde bulunurdu. Birgün Hz. Hafsa (r.anhâ) annemizin yanında iken Hz. Ömer (r.a) geldi. Esmâ (r.anhâ) ya: “Biz sizi hicrette geçtik” diye latîfe yaptı. Esmâ (r.anhâ) da şu mukabelede bulundu:
“Hayır Yâ ömer, öyle değil. Çünkü siz Rasûlullah (s.a)’in yanında idiniz. O aç olanlarınızı doyuruyor, cahillerinize de nasîhat ediyordu. Fakat bizler Allah ve Resûlu uğrunda hicret edip ayrı kalmıştık.” diyerek karşılık verdi. Sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz’e giderek bu hadiseyi anlattı. Esmâ (r.anhâ)’nın üzüldüğünü farkeden Efendimiz onu sevindirecek ve gönlünü alacak şu müjdeyi verdi:
“Ömer ve arkadaşlarının bir hicreti, sizin ise ey gemi yolcuları, iki hicretiniz vardır” buyurdu.
Esmâ (r.anhâ) dünyalara değer bu iltifat karşısında çok duygulandı. Sevincinden göz yaşlarını tutamadı. Böyle bir müjdeye nâil olmak
ne büyük seâdetti. Bundan sonra “iki hicret sâhibi” lakabıyla anıldı.
Hz. Esmâ (r.anhâ) teslim ehli bir hanımdı. Efendimize sormadan bir şey yapmak istemezdi. Onun emir ve tavsiyesi üzere hareket ederdi. Birgün; “Ya RasûlAllah! Çocuklarıma nazar değiyor. Şifâ niyetiyle birisine okutayım mı?” diye sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz de: “Evet, okut. Eğer kaderin önüne geçen bir şey olsaydı, göz değmesi olurdu” buyurdu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) ile Ca’fer (r.a)’ın muhabbet dolu örnek bir âile hayatı vardı. Birlikte mesud bir ömür geçiriyorlardı. Hicretin 8. yılıydı. İki Cihan Güneşi Efendimiz Rumlarla savaşmak üzere bir ordu hazırladı. Zeyd İbni Hârise’yi kumandan tayin etti. O şehid edilirse Hz. Ca’fer geçecekti. O da şehid düşerse Abdullah ibni Revaha orduya kumanda edecekti. Ordu hazırlanıp yola çıktı.
Ca’fer (r.a) hanımı Esmâ (r.anhâ) ile vedalaştı. Çocuklarını kucaklayıp öptü, onları okşadı. Ordu ile beraber Medine’den ayrıldı. İslâm ordusu ile Bizanslılar Mûte mevkiinde karşılaştı. Düşman, sayı ve silâhça çok üstündü. Fakat İslâm ordusunun da mâneviyât ve moral gücü çok yüksekti. Hepsi şehidlik özlemiyle yola çıkmışlardı. Savaş meydanında çok büyük kahramanlıklar sergilediler. Ca’fer (r.a)’ın iki kolu da kılıç darbeleriyle kesildi. Fakat İslâm sancağını yere düşürmedi. Üç komutanın şehid edildiği Mûte Savaşı müslümanların zaferiyle neticelendi.
İki Cihan Güneşi efendimiz ashâbı ile Mescid’de oturur iken Allah Teâlâ, Habîbine savaş meydanını olduğu gibi göstermişti. Hz. Ca’fer (r.a)’ın şehid düştüğünü, kesilen iki koluna bedel olarak Cenâb-ı Hakk’ın iki kanat verdiğini ve onlarla Cennete uçtuğunu ashabına haber verdi. Bundan sonra Hz. Ca’fer (r.a) “Tayyar = uçan” ve “Zülcenâheyn = iki kanatlı” ünvanlarıyla anıldı.
Hz. Esmâ ve çocukları Hz. Ca’fer (r.a)’ın yolunu gözlüyorlardı. Şehid olduğundan haberleri yoktu. Fahr-i Kâinat (s.a) efendimiz evlerine geldi. Çocukları sordu. Esmâ (r.anhâ) çocukları Efendimizin yanına getirdi. Şefkat ve Rahmet Peygamberi Efendimiz onları bağrına basıp öptü. Başlarını okşayıp kokladı. Yüzlerine bakarken kendini tutamadı ve mübarek gözlerinden inci tanesi yaşlar akmaya başladı. Onun bu halinden şüphelenen Esmâ (r.anhâ):
“Ya RasûlAllah! Yoksa Ca’fer hakkında sana bir haber mi geldi?” diye sordu. İçin için ağlayan Efendimiz yanık yüreğiyle: “Evet! Ca’fer bugün şehid oldu” buyurdu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) bu acı haber karşısında kendini tutamadı. Ağlamaya ve dövünmeye başladı. Rahmet Peygamberi efendimiz onun bu halini hoş karşılamadı ve şöyle buyurdu:
“Ey Esmâ! Artık hayat boş şey deme. Ağzından uygunsuz ve kaba söz kaçırma. Göğsünü de dövme” tavsiyesinde bulundu.
Hanımlar Hz. Esmâ’nın başına toplanmışlardı. Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimiz oradan ayrılıp doğru evine geldi. Annelerimize yemek yapıp Ca’fer (r.a)’ın evine göndermelerini söyledi ve: “Onlar için yemek hazırlayınız. Onlar yemek yapabilecek durumda değillerdir” buyurdu.
Hz. Ca’fer (r.a)’ın evine üç gün yemek yapılıp gönderildi. İslâm tarihinde cenaze evine gönderilen ilk yemeğin bu olduğu rivayet edilir.
Rahmet Peygamberi Efendimiz üç gün geçtikten sonra tekrar Hz. Ca’fer (r.a)’ın evine uğradı. Yetim kalan yavruları için Hz. Esmâ (r.anhâ)’ya: “Bugünden sonra artık kardeşime ağlama. Bu çocukların geçim ve bakımı hakkında da hiç endişelenme. Dünyada ve âhirette onların velîsi benim” müjdesini verdi.
Esmâ (r.anhâ) altı ay kadar dul kaldı. İslâm dâvâsı uğrunda çok çile çekmiş bu hanım sahâbîyi Hz. Ebû Bekir (r.a) himâyesine almak istedi. Ona evlenme teklifinde bulundu. O da bu teklifi kabul etti ve nikâhları kıyıldı. Böylece âile kendisine hayırlı bir hâmi bulmuş oldu.
Hz. Esmâ (r.anhâ) Hz. Ebû Bekir (r.a) ile sevgi ve hürmet dolu mutlu bir aile hayatı geçirmişlerdir.
“Hısımlık cihetinden, insanların en şereflisi” iltifatına mazhar olan Esmâ (r.anhâ) Hz. Ali (r.a.)’ın âhirete irtihalinden kısa bir zaman sonra vefât eylemiştir. Rasûlullah (s.a)’in baldızı olarak arkaya hayırlı evlâd ve iyi bir ad bırakmıştır.
Cenâb-ı Hak’tan şefaatlerini niyaz ederiz. Amin.
Logged
Ağrıyor kalbimin Filistin yanı
♥Fotoğraflarım
Tesnîm
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 16 Haziran 2008, 15:01:26
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 4058
Gel'Sen',gonlume Gul'Sen'
Âmin!
Tesekkur ediyoruz,Degerli Yêktâ
Logged
Allah'im,yardim et bana,
Sana daha guzel dua edeyim diye,
gereksiz konusmayayim diye,
sozlerimi kalbimden cikarayim diye,
gerektiginde konusayim diye,gerektiginde susayim diye.
Âmin.
Conrad Levasseur
berçinn
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 16 Haziran 2008, 22:53:19
Prof. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1504
Ey!Gül-i Rânâ. . .
Takvâyı Hayatına Düstur Edinen Ümmü Zer Gıfariyye (radıyAllahu anhâ)
Ümmü Zer Gıfariyye radıyAllahu anhâ takvâ üzere yaşamayı hayatına düstur edinen bir hanım sahâbî!.. Müslüman olmadan önce kabilesi içinde putlara en çok ibadet eden bir kadın!.. Meşhur sahâbî Ebû Zer radıyAllahu anh’ın âilesi!..
O Gıfar kabilesine mensuptur. Ebû zer ile evlenmiştir. Kocasının İslâm’a dâvetiyle müslüman olmuştur. Asıl ismi kaynaklarda geçmemektedir. Eşi ile birlikte takvalı bir hayat yaşadıkları için Ümmü Zer künyesiyle anılmıştır.
Ümmü Zer (r. anhâ) ve eşi Ebû Zer (r.a) zâhidâne bir ömür sürdükleri için dünyalık en küçük bir şeye sahib olamamışlardır. Onlar için asıl hayat ahiret hayatıydı. Bu düşünce ile zühd ve takvâyı tercih etmişlerdi. Âhiret hedefli yaşadıkları için dünya sevgisi onların gönlüne girememişti. Dünyada birşeylere sahib olma duygu ve düşüncesi onları meşgul etmemiştir. Mal ve mülk edinme diye bir dertleri olmadığı için çok sâde bir hayat sürmüşler, zühd ve takvâ çizgisinde bir ömür geçirmişlerdir.
Onlar aile olarak aynı duygu ve düşünceleri paylaşabildikleri için ihtiyaçtan fazlasını yanlarında tutmamışlardır. Ellerine geçeni Allah yolunda infak etmişlerdir. Bu konuda öylesine titiz davranmışlardır ki, gece gelmişse gece, gündüz gelmişse gündüz dağıtmışlardır. İşte onlar ailecek bu ahlâk ile meşhur olmuşlar, zâhid ve âbid olarak tanınmışlardır.
Ümmü Zer (r. anhâ)’nın hayatında dönüm noktası teşkil eden üç önemli husûsiyet vardır.
Birincisi, gençliğinin ilk yıllarında putlara ibadet etmesi.
İkincisi, ömrünün sonunda kocası Ebû Zer (r.a)’ın vefatı.
Üçüncüsü, ailecek çektikleri sıkıntı, sürgün ve hicretleri.
Ümmü Zer (r.anhâ) müslüman olmadan önce Gıfaroğulları içinde putlara en çok ibadet eden bir kadındı. Kabilenin her evinde bir put vardı. Fakat en büyük put Ümmü Zer’in evinde idi. Hergün o putu temizler ve karşısına geçer ibadet ederdi. Putlara ibadette huzur bulacağını zannederdi.
Birgün Ebû Zer putlara yiyecek getirmek için yanlarına geldi. Takdis ve tazimde bulundu. İçmesi için önüne süt koydu. Biraz geri çekildi. Bir de ne görsün! Bir köpek geldi, sütü içti. Sonra da ayağını kaldırıp putun üzerine bevletti. Bu manzarayı izleyen Ebû Zer’in gönlünde bir çok sorular oluştu. Kendi kendine:
“Bu putlara nasıl ibadet ederiz? Kendisine faydası olmuyor. Üstüne gelen zararı önleyemiyor. Biz nasıl onlardan medet bekleriz? Bu bir maskaralık değil mi?” diyerek zihninde şimşekler çakmağa başladı. Çok hürmetle ibadet ettiği putlar hakkında birçok şüpheler doğdu. Eve gelip ailesine şâhid olduğu manzarayı anlattı. Ümmü Zer’in de gönlünde sorular, şüpheler doğmasına vesile olan bu hâdise onların hidayete kavuşmalarına bir başlangıç oldu. Birlikte hak ve hakîkatı aramaya başladılar.
Onlar hak ve hakikat adına duydukları her haberi araştırmağa çalıştılar. Birgün Mekke’de putları inkar eden, insanları Allah’a dâvet eden son Peygamberin çıktığına dair haberler aldılar. Bu sevindirici haberi araştırmak üzere Ebû Zer kardeşi Uneys’i Mekke’ye gönderdi. Yeni din ve son Peygamber hakkında bilgi edinerek dönmesini istedi.
Memleketine dönen kardeşinin getirdiği bilgilerle gönlü tatmin olmayan Ebû Zer kendisi Mekke’ye gitti. Son peygamber Hazreti Muhammed Mustafa sallAllahu aleyhi vesellem efendimizle buluştu. İslâm’la şereflendi.
Bir müddet Mekke’de kalıp İslâm’ı öğrendikten sonra tebliğ etmek üzere kabîlesine döndü. İlk olarak hanımı Ümmü Zer’i İslâm’a davet etti. O da tereddütsüz hemen kabul etti. Kelime-i şehâdet getirerek. İslâm’la şereflendi.
Ümmü Zer (r. anhâ) ile beyi Ebû Zer (r.a) aradıkları hakikate ulaşmışlardı. Huzur ve mutluluğa kavuşmuşlardı. Putları bir bir kırıp Allah’a ibadet etmeye başladılar. Günler, aylar, geçtikçe, gönüllerinde Allah ve Rasûlünün sevgisi çoğaldı. İslâm’ı aşkla yaşadıkça. Fakat Rasûlullah (s.a) efendimizden ayrı kalmaya dayanamıyorlardı. Hasret ve muhabbeti artık onları durduramadı. Hicret edip, efendimizin huzurunda yaşamak istediler. Hendek savaşından sonra Medine-i Münevvere’ye hicret ettiler. İki Cihan Güneşi Efendimizin beldesinde yaşamaya başladılar. Mescidinden ayrılmadılar. İslâm’dan yeni öğrendikleri bilgileri hayatlarına geçirmek üzere yarıştılar.
Ebû Zer (r.a) mescidde Efendimizden duyduğu yeni bilgileri hanımı Ümmü Zer (r.anhâ)’ya aktarıyordu. Ümmü Zer (r. anhâ) bir hanım sahâbî olarak beyinden çok faydalı ilim öğrendi. Bir çok hadis-i şerif nakletti.
Bu iki Hak âşığı Resûl-i Ekrem (s.a) efendimizin dâr-ı bekâ’ya irtihallerinin ardından Medine’den ayrılıp Şam’a doğru yolculuğa çıktılar. Meşakkati ve sıkıntıyı tercih ettiler. Bu arada üç çocuklarını kaybettiler.
Şam’da insanların, sünneti seniyye çizgisinden uzaklaştıklarını görünce onları uyarmak üzere Ebû Zer (r.a) erkeklere, Ümmü Zer (r. anhâ) da hanımlara Kur’ân ve Sünnetten vaazlar yapmaya başladılar. Zühd ve takva üzere yaşayanlar azaldıkça tekrar Medine-i Münevvere’ye döndüler. Fakat bu sefer Rasûlullah (s.a) efendimizi görememenin hasretine dayanamadıkları için tekrar Medine’den ayrılmak istediler. Hz. Osman (r.a) onlara Rebeze’ye gidip yerleşmelerini tavsiye etti. Orada yalnızlık içerisinde iken Ebû Zer (r. anhâ) vefat eyledi.
Ümmü Zer (r. anhâ) tekrar Medine-i Münevvere’ye döndü. Çok geçmeden kısa bir müddet sonra o da vefât etti. Allah her ikisinden de râzı olsun.
Ümmü Zer (r. anhâ) pek çok hadis rivayet etmiştir. Bir tanesi şöyledir:
“Ben ve yetimi gözeten, cennette şöylece (iki parmağını birleştirdi) beraberiz.”
Bu mutlu aile hakkında Sevgili Peygamberimiz Hz. Aişe (r. anhâ) annemize:
“Ben senin için Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurduğu rivayet edilir.
Hz. Aişe (r. anhâ) annemizden hâdise şöyle nakledilir:
“Ben birgün Rasûlullah (s.a)’ın yanında babamın cahiliye devrinde olan mallarıyla iftihar etmiştim. Resûl-i Ekrem (s.a) efendimiz bana: “Sus ey Aişe! Ben sana Ebû Zer’in Ümmü Zer’e davrandığı gibi davranıyorum.” buyurdu.
Ümmü Zer’den nakledilen bu sözün bir hikâyesi vardır. Şöyle ki:
“Vaktiyle arab kadınlarından on bir tanesi bir araya gelerek kocalarının âdetleri ve durumlarıyla ilgili olarak aralarında konuşmalar yapmışlar. Hepsi ayrı ayrı hitap ederek kocaları hakkında meth ve zemde bulunmuşlardır. Ümmü Zer (r. anhâ) de kocası hakkında şöyle demiştir:
“Benim kocam Ebû Zer’dir. O ne adamdır. Beni daima ferahlandırıp gönlümü hoş kılmıştır. Her ne söylersem sözüm reddedilmez.” diyerek methü senâda bulunmuştur.
Cenâb-ı Hak cümlemize aile içi mutluluklar lutfeylesin. Ümmü Zer (r. anhâ) ile Ebû Zer (r.a)’ın şefaatlerine nâil eylesin. Amin.
Logged
∂üşмüşüм вιя gαяιρ ѕєν∂αуα
уαηмışıм αтєşι αşкıηℓα
αℓ вєηι ѕєν∂αηıη кσуηυηα
¢αηαηıм ѕυℓтαηıм...
KuLL
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 16 Haziran 2008, 23:54:10
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 360
Baş bir Secde için eğilir...
sizede öneriyorum...
hanım sahabeler adlı kitap yazarı: seval alkan gerçekten güzel bir kitap...
Allah nasip ederse ve kitapçıya uğrarsanız bir göz gezdirmeniz dileği ile....
Allah razı olsun...
Logged
Чekta
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 22 Haziran 2008, 23:39:53
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 7592
'Gelsin hayat bildiği gibi...'
İslâmda İlk Hemşire : Rufeyde bint-i Sa'd el-Eslemiyye
Rufeyde bint-i Sa'd el-Eslemiyye (r.anhâ), İslâm'da ilk hemşire hanım sahâbîlerdendir. Hazrec kabilesinin boylarından olan Benî Eslem'dendir.
Rufeyde (r.anhâ) Yesrib'de doğmuş ve hicretten önce orada yaşamıştır. Âilesi Benî Eslem'in ilk Müslüman olanlarındandır.
Rufeyde (r.anhâ)'nın İslâmiyetle Tanışması
Rufeyde (r.anhâ) da İslâm Peygamberi Hz. Muhammed ((S.A.V).) gelmeden önce diğerleri gibi puta tapanlardan idi.
Onun İslâmiyet'le tanışması şu şekilde olmuştur:
Rufeyde (r.anhâ)'nın eşi Abdullât geçimini hurma satarak sağlayan birisi idi. Hurma satmak için Mekke'ye gittiğinde Mekke halkının sokaklarda, pazarda yeni bir din ve yeni bir peygamberden bahsettiklerini gördü. Ortaya çıkan bu yeni din Abdullât'ın çok ilgisini çekti. Geri döndüğünde bu yeni dinden eşi Rufeyde (r.anhâ)'ya da bahsetti. Rufeyde (r.anhâ) kendi inançlarına ters düşen bu dini ilk önce tepkiyle karşıladı. Çünkü başta babası olmak üzere tüm âilesi putlarla çok alâkalı ve falcılıkla uğraşan kimselerdi.
Abdullât baştan beri putlara ve fala karşı inancı zayıf ve bunlara sürekli eleştiriler yönelten birisiydi. Bu yüzden İslâm'ı çok mantıklı ve kendisine yakın buldu. Çok sevdiği eşi Rufeyde (r.anhâ)'nın da kendisiyle aynı şeyleri paylaşmasını istedi. Zamanla Rufeyde (r.anhâ)'nın kalbinde bir yumuşama oldu ve İslâm dini artık ona da çok mantıklı gelmeye başladı. Bunun üzerine bu yeni din hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek için Yesrib pazarına Mus'ab bin Umeyr (r.a.)'ın yanına gittiler.
Abdullât Mus'ab'a: "Günaydın Mekkeli okutucu Mus'ab bin Umeyr! dedi.
Mus'ab tatlı bir gülümsemeyle: "Yesribli kardeşim, dediğin senin için de olsun... Bundan daha hayırlı ve daha bereketli bir selama ne dersin kardeşim?" dedi.
Abdullât: "Hangi selam ey Mus'ab?" diye sordu.
Mus'ab (r.a.): "Kardeşim! Şöyle dersin: 'Es-selâmu aleyke ve rahmetullâhi ve berakâtuhû' dedi.
Abdullât: "Selam, rahmet, bereket, ne güzel selam ve ne güzel sevgi ve dostluk!" dedi.
Mus'ab (r.a.): "Kardeşim! Bu bize sevgiyi, dostluğu ve güzel konuşmayı öğreten dinimiz İslâm'ın selamıdır." dedi ve böylelikle Rufeyde (r.anhâ) ve Abdullât, dinimizde ilk olarak selamlaşmanın güzelliğini ve önemini öğrendiler.
Mus'ab (r.a.), Rufeyde (r.anhâ) ve eşi Abdullât'a İslâm dininin güzelliklerinden bahsetmeye devam etti. Rufeyde (r.anhâ) bu konuşmaları sükut içerisinde dinledikten sonra kendi mesleği olan sağlıkla ilgili sorular sormaya başladı.
Rufeyde (r.anhâ) Mus'ab'a şu soruyu yöneltti: "İslâm'da bizim tıp ve tedaviyle uğraşmamız uygun mudur?" dedi.
Mus'ab (r.a.) Rufeyde (r.anhâ)'nın sorusuna karşılık şu cevabı verdi: "Bu en yüce, en soylu ve insanlara en faydalı meslek ve görevdir. İslâm bu soylu ve şerefli mesleği hurafelerden ve batıl olan şeylerden arındırmak için gelmiştir." dedi.
Rufeyde (r.anhâ)'nın duymuş olduğu bu cevap onu çok etkiledi.
Rufeyde (r.anhâ) ve eşi Abdullât'ın bundan sonraki soruları İslâm'a nasıl gireriz yönünde oldu ve kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldular.
Abdullât kalbini kelime-i şehâdetle putlardan arındırdıktan sonra 'Lât'un kulu' anlamına gelen 'Abdullât' ismi yerine 'Allah'ın kulu' anlamına gelen 'Abdullah' ismini aldı. Daha sonra Abdullah (r.a.) bir müşrik tarafından şehit edilmiştir.
İslâm, Medine'de güçlenince Rufeyde (r.anhâ) kendini baba mesleği olan sağlıkçılığa adadı. Barış zamanında hasta olan Müslümanları tedavi etmekle uğraşırdı. Bu sebeple Rasûlullah ((S.A.V).)'in mescidinin yanına hastalara bakmak için çadır kurmuştur.(1)
Rasûlullah ((S.A.V).) düşmanlarla savaşa başlayınca Rufeyde (r.anhâ) Bedir, Uhud, Hendek, Hayber ve diğer savaşlara yaralılara ilk yardım ve onları tedavi etmek suretiyle katıldı.
Hendek Savaşı'nda kabileler Medine'yi kuşattıklarında Rufeyde (r.anhâ) çadırını savaş alanının yakınına kurdu. Siyer kitapları yüce Sahâbî Sa'd bin Muâz (r.a.)'in koluna bir ok battığında Rasûlullah ((S.A.V).)'in ilk müdahalenin yapılması için onun Rufeyde (r.anhâ)'nın çadırına götürülmesini emrettiğini, Rufeyde (r.anhâ)'nın oku çıkarıp, kanamayı durdurduğunu ve onu tedaviye başladığını yazarlar. Rasûlullah ((S.A.V).) o gün birkaç defa Rufeyde (r.anhâ)'nın çadırındaki yaralı Sahâbî'ye uğramış ve ona: "Geceyi nasıl geçirdin, gününü nasıl geçirdin?" diye sormuştu.
Hz. Rasûlullah ((S.A.V).) şöyle buyuruyor: "Kim bir hastaya veya bir din kardeşine Allah rızası için ziyarette bulunursa bir münadi ona nida eder: '(Dünyada ve âhirette) iyi olasın, (âhiret yolculuğun da) iyi olsun.' (Bu davranışla) cennette bir ev hazırladın." der.(2)
Hayber Savaşı'nda Rasûlullah ((S.A.V).)'in ordusu harekete hazırlanırken Rufeyde (r.anhâ) kalabalık bir Hanım Sahâbî topluluğunun başında gelip, onlara ilk yardım ve tedavi teknikleri hakkında talim yaptırdı. Onlar savaşa katılmak için Rasûlullah ((S.A.V).)'den şu şekilde izin istemişlerdi:
"Ey Allah'ın Rasûl'ü! Biz de seninle birlikte Hayber'e gitmek istiyoruz." Hz. Rasûlullah ((S.A.V).) de onlara: "Allah'ın bereketi üzere!" diye cevap vermiştir.(3)
Bu savaşta sağlık işleri ile uğraşan birlik büyük yararlıklar göstermiştir. Bu birlikte yer alan kadınlar büyük gayret sarf etmişlerdir. Bu sebeple Rasûlullah ((S.A.V).), Rufeyde (r.anhâ)'ya kılıcı ve atıyla dövüşen savaş erine verdiği kadar ganimetten pay ayırmıştı. Yine o kadınlardan üstün durumda olanlara bir şeref gerdanlığı vermiş ve onu mübarek eliyle boyunlarına takmıştı...
Ensarlı Rufeyde (r.anhâ), bütün insanlık tarihinde eğitim görmüş hemşirelerin idare ettiği "Seyyar Sahra Hastanesi"ni kuran ilk kişidir. Rasûlullah ((S.A.V).), Ashâbı'ndan birisi yaralandığı zaman; "İlk tedavisini yapması için onu Rufeyde (r.anhâ)'nın çadırına taşıyın, ben de onu sık sık ziyaret edebileyim." diyordu.(4)
Hz. Rasûlullah ((S.A.V).) şöyle buyuruyor:
"Kim güzel bir şekilde abdest alır, Müslüman kardeşine, sevap düşüncesiyle hasta ziyaretinde bulunursa cehennemden yetmiş yıllık yürüme mesafesi uzaklaştırılır."(5)
Rufeyde (r.anhâ)'nın cihadı ilk yardım ve tedaviyle kalmamıştır. Onun geniş sosyal faaliyetleri de vardı. Rufeyde (r.anhâ) gerek fakir, gerek yetim, gerek çalışamayacak şekilde olan bütün yardıma muhtaç olanlara hizmete kendini adamıştı.
O Müslümanların yetim kalan çocuklarının bakım ve gözetimiyle uğraşıyordu.
Hz. Peygamber ((S.A.V).) devrindeki ilk yardım çadırı "Rufeyde (r.anhâ)'nın çadırı" diye meşhur olmuştu. Yine İslâm tarihi Rufeyde (r.anhâ)'ya İslâm'ın ilk hemşiresi ismini verme kararı almıştır. Devrimizde bizim, hatırasını ve çalışmalarını yaşatmak için İslâm dünyasındaki her sağlık enstitüsüne Rufeyde (r.anhâ) adını koymaya ne kadar çok hakkımız var.
Faydalanılan Eserler:
İslâm'da İlk Hemşire Hanım Sahabi, Dr. Ahmet Şevki El-Fencûrî, Telkin Kitabevi.
Logged
Ağrıyor kalbimin Filistin yanı
♥Fotoğraflarım
nablus
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 24 Haziran 2008, 13:35:19
Prof. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 2023
...
http://www.itibarhaber.com/content/view/5717/400/
Logged
◄►
◄►
Gizli özne
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 24 Haziran 2008, 18:48:32
Co-Admin
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1381
Sâdece Hanımların Kızı; Neyma
Allah'ım bana biraz Haticelik; içinde az birazda Fâtımalık nasib eyle.. Ve adımı Meryem bil katında.
Logged
Çok Güzel Hareketler Bunlar;
1-
Düşünce Kahvesi
2-
İksir
3-
İslâm ve Şehir
4-
Şehr-i İstanbul
Чekta
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 25 Haziran 2008, 14:01:05
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 7592
'Gelsin hayat bildiği gibi...'
Alıntı sahibi: Gizli özne üzerinde 24 Haziran 2008, 18:48:32
Allah'ım bana biraz Haticelik; içinde az birazda Fâtımalık nasib eyle.. Ve adımı Meryem bil katında.
Amin
Logged
Ağrıyor kalbimin Filistin yanı
♥Fotoğraflarım
nablus
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 26 Haziran 2008, 11:01:24
Prof. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 2023
...
Bir güle benzer, gökyüzünde bazı yıldızlar...
Logged
◄►
◄►
nazende
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 07 Temmuz 2008, 17:07:08
Prof. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1660
vuslat'a çeyrek kala ...
Hz. Esma (r.anha)
Hz. Esmâ çok şerefli bir hanımdı. Babası hayatta iken Resulullah’ın dostu, vefatında ise halifesi olan Hz. Ebu Bekir es-Sıddık’dır. Kız kardeşi müminlerin annesi Hz. Aişe’dir. Kocası Zübeyr İbn Avvam’dır.
Hz. Esmâ, İslâm davasına olan hizmeti ve sabrı ile tanınmıştı. Allah yolunda infakta bulunur, müminlerin her türlü sıkıntısına koşardı.
Hz. Esmâ’nın ilk hizmeti hicret esnasında göründü. Cenab-ı Hak, Habib’ine hicret emri verince Efendimiz (sas) doğrudan doğruya Hz. Ebu Bekir’in evine gitmiş ve hicret iznini müjdelemişti.
Bu haberi duyan Hz. Ebu Bekir çok sevinir. Hz. Esmâ babasının ve Resulullah’ın Medine’ye hicret edeceklerini duyunca hiç zaman kaybetmeden yol azığı hazırlamaya başlar. Biraz sonra her şey hazırdır. Fakat su kabını ve azık torbasını bağlayacak bir şey bulamaz. Hemen belindeki kemeri çıkarır, ortadan ikiye böler, birisiyle su kabını, diğeriyle azık torbasını bağlar.
Bu içten, samimi ve fedakarca davranışını gören Resulullah (sas), “Ey Esmâ, sana cennette iki kuşak verilecektir.” müjdesini verir.
O günden sonra Hz.Esma’ya “Zatü’n-nitâkayn” yani “iki kuşak sahibi” adı verilmiştir.
Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir Mekke’den Medine’ye hicret ederken Sevr Mağarası’na girdiler. Üç gün üç gece mağarada kaldılar. Hz. Esmâ, burada da hizmette kusur etmedi ve müşriklerin baskılarına rağmen korkusuzca Resulullah’a ve babasına yiyecekler taşıdı, Mekke’den haberler getirdi. Hz. Ebu Bekir, hicret esnasında lazım olur düşüncesiyle bütün paralarını yanına almıştı. Henüz Müslüman olmamış babası Ebu Kuhafe bu duruma çok sinirlenmiş ve kendi kendine söylenmeye başlamıştı. Dedesini teskin etmek ise Hz. Esmâ’ya kalmıştı. Bir kaba küçük taşları doldurdu, sonra üzerini bir bezle örtüp âmâ olan dedesinin önüne koydu ve ellerini taşların üzerinde dolaştırdı ve “Dedeciğim, işte babam bunları bize bıraktı.” dedi. O da teselli buldu.
Hz. Esmâ cömert bir hanımdı. Eli açık, gönlü zengindi. Fakir fukarayı doyurmayı, miskinlere yardım etmeyi çok severdi. Efendimiz (sas) bir gün kendisine, “Ey Esmâ, elini bağlama, aksi halde Cenab-ı Hak da senin üzerine olan ihsanını göndermez.” dedi. Yani “Allah yolunda infak et, bol bol sadaka ver, iyilik yap. Sen O’nun rızasını kazanmak için infak ettikçe sevabını kat kat ziyadeleştirir.” buyurdu. Hz. Esmâ, iyi bir mümine olduğu gibi iyi de bir anneydi. Hz. Zübeyr ile olan evliliğinden beşi erkek sekiz çocukları dünyaya gelmişti.
Onların İslâmî terbiyesiyle yakından ilgilenmiş, edep ve ahlâklarını en güzel şekilde talim ettirmiş ve sahabelerin büyüklerinden olan Hz. Abdullah İbn Zübeyr gibi İslâm fedaileri ortaya çıkmıştı. Bunlar Allah yolunda kanlarını akıtmış, O’nun rızasına seve seve koşmuşlardır.
Hz. Esmâ, müşfik bir anneydi. Hiç şüphesiz anne için en dayanılmaz ızdırap yavrusunun ölümünü seyretmekti.
Ve Abdullah İbn Zübeyr Allah ve Resulü’nün davasını yaymakla meşgulken Haccac-ı Zalim tarafından şehit edildi ve annesi Hz. Esmâ’nın gözlerinin önünde günlerce asılı bırakıldı. Fakat sabır ve teslimiyetin timsali olan bu yüce hanım Haccac’a, “Siz onun dünyasını berbat ettiniz, o da sizin ahiretinizi berbat etti.” diyerek hiç korkmadan hakkı ve hakikati onun yüzüne haykırdı. Hz. Esmâ, uzun seneler yaşadı. Rabb’ine olan teslimiyet ve inancıyla kendinden sonraki nesillere güzel örnekler gösterdi. Hicretin 73. senesinde yüz yaşında iken vefat etmiştir.
Logged
-"böyle mi olacaktı mutluluğun son hâli
kahkahadan sorulur hıçkırığın vebâli"
ebdâ
Ynt: ◊Hanım Sahabeler◊
: 27 Ağustos 2008, 18:07:04
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 576
Hazret-i Sevde
Cenâb-ı Hak, Peygamber Efendimiz'i bizlere “Üsve-i Hasene” (en güzel örnek) olarak göndermiş ve Ahzâb Sûresinde O'nu -sallallâhu aleyhi ve sellem- şu şekilde takdim etmiştir:
“Andolsun ki, Rasûlullah'da sizin için, Allâh'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allâh'ı çok zikredenler için bir «Üsve-i Hasene (en güzel örnek) » vardır.” (Ahzâb, 21)
Bu âyet-i kerime, yeminle başlamış ve Rabbimiz Peygamber Efendimize ((S.A.V).) ve O'nun örnek hayatına dikkatleri çekerek müslümanlar için Peygamberimizin mevkiini bildirmiştir. Muhakkak ki, bu “örnek model olma vasfı” hayatın her kademesindeki insanı içine alacak şekilde geniş ve kapsamlıdır.
Şüphesiz insan hayatının en önemli dönüm noktalarından birisi de evlilik ve âile hayatıdır. Bilindiği üzere âile, toplumun en küçük ve vazgeçilmez okuludur. Peygamber Efendimiz'in ((S.A.V).) çeşitli şart, durum ve sebeplerle yapmış bulunduğu evliliklerin en önemli hikmetlerinden birisi “âile hayatında da insanlara örnek olmak” tır.
“Ümmühât-ı Mü'minîn” (mü'minlerin anneleri) olan Peygamber Efendimizin eşleri, toplum içerisindeki mevki, hayat şartları, mizaç, kabiliyet ve alışkanlıkları açısından birbirinden farklıdır. Dolayısıyla Peygamberimiz, çok çeşitli kültür ve şahsiyetler arz eden vâlidelerimiz vesîlesiyle ümmeti içerisindeki farklı âile yapılarına da model oluşturmuştur.
Geçen sayılarımızda Hazret-i Hatice annemizin hayatını anlatıp bu nümûne hayattan biz mü'min hanımlara çeşitli ibretler çıkarmıştık. Bu sayımızda ise Peygamberimizin pâk Zevce-i Muhteremeleri'nden ikincisi olan Hazret-i Sevde annemizin yaşantısına misafir olup onun hayatından kendi hayatımıza inciler devşirmeye gayret edeceğiz.
* * *
Bilindiği üzere Hazret-i Hatice ile Ebu Tâlib'in peşpeşe gelen vefatları Peygamber Efendimizin ve ashabının çok derin üzüntülere gark olmasına sebep olmuştu. Nitekim İslâm Tarihi'nde bu seneye “Hüzün Yılı” denmiştir.
Bir yanda 25 yılı aşkın bir süre devam eden evlilik hayatıyla alıştığı yardımcısı, çocuklarının anası ve sevgili hanımı Hazret-i Hatice'nin yokluğu; diğer taraftan çeşitli yaşlardaki altı evlâdı ile ilgilenecek kimseden mahrûmiyet, Mekke'de çekilen sıkıntılar ve amcası Ebû Talib'in himâyesinin de bitmiş olması Peygamber Efendimiz için büyük zorluklar getirmişti.
Ev hayatına çeki düzen verecek, çocukların ihtiyaçlarını karşılayacak ve kendisini tesellî edecek olgun bir ev hanımına ihtiyaç vardı. Ev tamamen idarecisiz kalmıştı.
Bütün bunlar bir araya gelince üzülmemek mümkün değildi. Müslümanlar, ondaki bu durumu fark ediyor, fakat bir şey de söyleyemiyorlardı. Bu suskunluk, Osman b. Maz'un'un hanımı Havle binti Hakim'in bir gün:
“-Ya RasûlAllah! Hatice'nin ölümünden sonra seni çok üzgün görüyorum.” demesi ile bozulmuştu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber:
“-Evet, o çocuklarımın anası ve evin yöneticisi idi.” dedi. Bunun üzerine Havle:
“-Ey Allâh'ın elçisi, sana hizmet edecek bir kadın lâzımdır. Eğer emredersen bir araştırayım.” dedi.
Hazret-i Peygamber münasip birinin bulunup bulunmayacağını sorunca o da:
“-Ya RasûlAllah, eğer isterseniz kız da, dul da bulunur.” dedi. Peygamberimiz:
“Kimler vardır?” deyince o:
“-Kız isterseniz dostunuz Ebû Bekr'in kızı, dul isterseniz o zaman da Sevde binti Zem'a vardır.” dedi.
Bunun üzerine Hazret-i Peygamber, Havle'ye her ikisinin de olabileceğini söylemişti. Havle, Hazret-i Peygamber'in tasdîkini aldıktan sonra Hazret-i Sevde'yi Hazret-i Peygamber'e istemeye gitti.
Hazret-i Sevde ve kocası Sekran (veya Şükran) b. Amr, Mekke'de müşriklerin ezâ ve işkenceleri dayanılmaz boyutlara çıkınca Peygamber Efendimizin izni ve işâreti ile ikinci Habeşistan hicretine katılmışlar ve Mekke'yi terk etmişlerdi. Müslümanlığını muhafaza edebilmek için doğup büyüdüğü evini ve vatanını terk etmiş olan Sevde -radıyallâhu anha-; kocasının Habeşistan'da hristiyanlığa meyletmesi üzerine tek başına kalmış ve nice sıkıntılara rağmen dinini muhafazaya devam etmişti.
Daha sonra kendi kıt imkânlarıyla Mekke'ye geri dönmüş bulunan Hazret-i Sevde'nin maddî durumu da iyi değildi. Kendi ihtiyaçlarını karşılayacak bir geliri olmadığı gibi dışarıda herhangi bir yerde çalışamayacak kadar yaşlı bir kadındı. Bu kimsesiz kadını, memleketin âdetine göre himâye edebilecek hiç bir vâsıta da yoktu. Onun yaşça olgun olması, çocuklarının terbiyesi için gerekli idi. Peygamber Efendimiz bir yandan da Hazret-i Sevde'nin İslâm için çekmiş olduğu bu kadar sıkıntıyı hafifletmek ve himâye etmek niyeti taşıyordu.
Rasûl-i Ekrem, kendi geçimini zorlukla temin etmesine rağmen, bu sebeplerle Hazret-i Sevde ile evlenmeye karar vermişti.
Hazret-i Sevde, bu teklifi olumlu karşıladı ve babasından izin alınması gerektiğini söyledi. Hazret-i Sevde'yi, Peygamber Efendimize istemek üzere Sevde vâlidemizin babasına giden Havle'ye, Hazret-i Sevde'nin müslüman olmayan babası:
“-O iyi ve ikramlı bir küfüvdür (denktir, eştir)!..” diyerek muvâfakatını bildirdi.
Bu muvâfakat üzerine miladî 620 (hicretten 3 yıl önce) Ramazan veya Şevval ayında evlilik gerçekleşti. Böylece Rasûlullah, Hazret-i Hatice'den sonra ikinci evliliğini yapmış oluyordu.
Hazret-i Sevde'nin bu evliliğine o dönemde henüz müslüman olmayan kardeşi Abd b. Zem'a karşı çıkmıştı. Hatta nikâh esnasında Câhiliyye âdetleri üzere hacda bulunan Abd b. Zem'a, haccını yarıda keserek geri döndü, saçını başını yolarak bu evliliğe râzı olmadığını gösterdi. Daha sonra İslâm dinini kabul edince o gün yaptıklarına pişman olacak ve yaptıklarından utanarak:
“-Sevde binti Zem'a'nın Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- ile evlendiğini duyunca, saçlarımı yolduğum, başıma ve yüzüme topraklar serptiğim zamanki kadar gülünç duruma düştüğümü hatırlamıyorum.” diyecektir.
Hazret-i Peygamber'in, Hazret-i Sevde'den çocukları olmadı. Fakat o, Hazret-i Peygamber'in çocuklarına öz anneleri gibi baktı. Peygamberimizle evlendiği zaman 50 yaşlarında idi.
Mekke halkı ve özellikle Kureyş kabilesi, Hatice'nin ölümünden sonra Rasûlullah'ın böyle yaşlı bir dul ile evlenmesini bir türlü anlayamadı. Hazret-i Sevde ne zengindi, ne gençti, ne de çok güzeldi. Buna rağmen Hazret-i Peygamber onunla evlendi.
Gerçi bu evlilik, bir gönül evliliği değildi. Hazret-i Sevde de bunu biliyordu. Bunu ilerlemiş yaşının verdiği tecrübelerle de anlamakta gecikmedi. Fakat bu, onun için pek fazla bir mânâ ifade etmiyordu. Yeter ki, ismi “ümmehâtu'l-mü'minîn” (mü'minlerin anneleri) arasında bulunsun ve “Peygamber hanımı” densin. “Sekrân (veya Sükran)'ın dul hanımı!..” denmesin.
Hicretten sonra vefatına kadar Peygamberimizle 13 yıl yaşayan, elinden geldiğince hizmet ve yârenlik etmiş bulunan Hazret-i Sevde'nin çocukları olmamıştı. O, gerek Hazret-i Peygamber'in sevgisini kazanması, gerekse yaşlı olmasından dolayı Hazret-i Âişe'yi kızı gibi severdi. Hazret-i Âişe de Hazret-i Sevde'yi çok severdi. Hazret-i Sevde'nin ömrünün sonlarına doğru kulaklarının ağır duymaya başladığı belirtilmektedir. Onun bu durumunu bilen Hazret-i Peygamber'in diğer hanımları, kendisi ile şakalaşırlardı. Hazret-i Âişe gelinceye kadar Hazret-i Peygamber'in evini tek başına idâre eden bu kadın, Hazret-i Âişe'nin gelmesinden sonra da bütün gücünü bu genç gelinin rahat etmesi için sarfetti. Bundan sonra da başkaları geldi. Ama o, daima Hazret-i Âişe vâlidemize özel bir sevgi beslerdi. Onun için de gecesini ona vermişti.
Hazret-i Sevde'nin Peygamber Efendimizden tek isteği, “Allah'ın elçisinin eşi” olarak kıyâmet günü “mü'minlerin anneleri” safında yer almaktı. Peygamber Efendimiz de her zaman Sevde vâlidemizin gönlünü hoş tutmuş, adâlet icabı olarak bütün hanımlarına gösterdiği ilgi, imkân ve hasenâtı ondan da eksik etmemiştir.
Hazret-i Sevde, sadaka vermeyi çok severdi. Hatta Hazret-i Âişe'den rivâyet edildiğine göre bir gün Hazret-i Peygamber'in hanımları, O'nun huzûrunda bir araya gelip:
“-Ya RasûlAllah, hangimiz sana en erken kavuşacağız? (Senin vefatından sonra en erken hangimiz öleceğiz?)” diye sorduklarında, Sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz:
“-Eli uzun olanınız!” buyurdular.
Bunun üzerine biz bir kamış aldık ve ellerimizi ölçtük. Zem'a'nın kızının (Sevde) eli hepimizinkinden daha uzundu. Oysa Rasûlullâh “eli uzun”dan, “çok sadaka verme”yi kasdetmişti. Gerçekten o sadaka vermeyi çok severdi.”
* * *
Hazret-i Sevde, uzun boylu ve biraz şişman olmasından dolayı hemen fark edilirdi. Ölüm tarihi hakkında kaynaklarda farklı bilgiler verilmektedir. Bazı rivâyetlerde Hazret-i Ömer'in hilâfetinin sonlarında, bazılarında ise hicretin 54. yılında Medine'de vefat etmiştir.
Hazret-i Sevde vâlidemiz, Allah elçisinden beş hadis nakletmiştir. Bunlardan biri Buharî'nin Sahîhi'nde bulunmaktadır. Kendisinden de Abdullah b. Abbas ve Yahya b. Abdullah b. Abdurrahman hadis rivayet etmişlerdir.
Bu örnek hayattan alınacak ibretler:
1. Bilindiği üzere Hazret-i Sevde, Habeşistan'a hicret eden müminlerdendi. İlk eşi orada vefat etti ve Mekke'ye dönünce de çok sıkıntılar çekti. Yakın akrabaları müşrikti, kendisi dul ve müslümandı. Bütün bu eziyet ve sıkıntılara rağmen İslam'ın en zor zamanlarında tâviz vermeden dinini muhafaza ederek bizlere de her türlü zorluk karşısında dinimizi muhâfaza etmek konusunda güzel bir örnek olmuştur.
2. Hazret-i Sevde'nin Peygamberimiz'den -sallallâhu aleyhi ve sellem- çocuğu olmamasına rağmen Peygamberimiz Efendimiz'in çocuklarına kendi çocukları gibi baktı ve onlara âdeta öz annelerini aratmadı. Halbuki Peygamber Efendimiz ile evlendiğinde 50 yaşlarında idi. Bu hâdise de bize, yetim ve annesiz yavrulara, kader icabı, anne olmak durumunda kalındığında nasıl davranılması gerektiğini gösterir. Zira Sevde vâlidemiz bu hâli Allah Teâlâ'ya ve Allah Rasûlü'ne yaklaştırıcı bir fırsat bilmiş “yetimlerin virâne gönüllerinde taht kurmaya” çalışmış, onların eğitim ve ihtiyaçlarıyla seve seve ilgilenmiştir.
3. Peygamberimizden dünyevî birtakım istek ve taleplerde bulunmak yerine “Ben sadece âhirette Allah Rasûlü'nün hanımlarından biri olmak istiyorum” diyerek âhireti seçtiğini göstermiş ve bu fânî âlemin zevk, rahat ve imkânlarına karşılık âhireti tercih etmiştir. Bu hâliyle Peygamber Efendimizin gönlüne girmenin yollarını aramıştır.
4. Elindeki imkânları sonuna kadar seferber etmiş ve fakirlere ihsan ve ikrâmda bulunarak Peygamber Efendimizin takdir ve tebşirini kazanmıştır. 5. Rasûlullâh Efendimiz de onun hukûkuna en güzel tarzda riâyet etmiş, eşler arası adâleti gözetmiştir.
Logged
ѕαηα αηℓαтмαℓıу∂ıм σуѕα , вαşкαℓαяıηα αηℓαтıη¢αуα кα∂αя ... ѕєη'ιηℓє ραуℓαşмαℓıу∂ıм gözуαşı gє¢єℓєяιмι ...
Sayfa: [
1
]
Yukarı git
Favorilerime Ekle
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
Duyuru ve Bildiriler
-----------------------------
=> Davetiyeler, Duyurular
=> Ayın Üyesi
-----------------------------
İmamhatip.com Forum Genel
-----------------------------
=> Güncellik
===> Haberler
===> Genel Güncel - Alıntı
===> Yazarlar
=====> Ahmet Hakan COŞKUN
=====> Ali BULAÇ
=====> Ali EREN
=====> Fahri GÜVEN
=====> Fehmi KORU
=====> Hakan ALBAYRAK
=====> Hasan KARAKAYA
=====> İbrahim KARAGÜL
=====> İbrahim TENEKECİ
=====> Mehmed Şevket EYGİ
=====> Mine Alpay Gün
=====> Nihat GENÇ
=====> Nurettin Durman
=====> Nurettin ŞİRİN
=====> Yusuf Genç
===> Sizin Makaleleriniz
=> Eğitim
===> Yurt dışı eğitim
===> Dersâneler ve ÖSS
===> Lisans Eğitimi
===> Lisansüstü Eğitim
===> Üniversiteler
===> Dil Kursu
=====> Almanca
=====> Ingilizce
=====> Arapça
=====> Fransızca
=> Serbest Mekân
===> Deneme Tahtası
===> Kopyala/Yapıştır
===> Serbest Kürsü
=> İnsan ve Toplum
===> Kim kimdir?
=====> İslâm Önderleri
===> Aile
===> Sağlık
===> Spor
=> İslâm Beldeleri
===> Afrika
===> Asya
===> Avrupa
===> Balkanlar
===> Ortadoğu
=> Evveliyat
===> Menkıbeler - Hikayeler
===> Unutulmayan Tarih
=> Deli Zenciler
-----------------------------
İslâm
-----------------------------
=> Kur'ân-ı Kerîm
===> Tefsîr
=> Hadis-Sünnet
===> Buhari ve Fihristi
===> Hadis Fihristi
===> Uydurma Hadisler