Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
  H *
ANASAYFA ARŞİV GİRİŞ KAYIT

imamhatip.com > İmamhatip.com Forum Genel > Evveliyat > Unutulmayan Tarih (Moderatör: duha) > ''gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın''denecek bir şahs
Sayfa: [1]   Aşağı git
« önceki sonraki »
Favorilerime EkleYazdır
Gönderen Konu: ''gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın''denecek bir şahs  (Okunma Sayısı 649 defa)
anti ''gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın''denecek bir şahs : 20 Eylül 2004, 03:23:20
Ziyaretçi
Müthiş bir dönemdir yaşanan devir. Allah demenin bile neredeyse yasak edildiği, insanların dinlerini gizliden gizliye öğrenip yaşadıkları, Kur’an’ın adeta bütün bir nesle unutturularak yüreklerden izlerinin silinmeye çalışıldığı bir devir.  
Ümitler tükenmekte, İlahi kelam giderek sahipsiz kalmaktadır. Ancak çok sürmeyecektir. “O’nu biz indirdik, yine biz koruyacağız” hükmü gereğince Asıl Sahibi (cc) kitabını kendisini koruyacak, onun hayat bahş eden nefesini köy köy dolaşarak müminlerin sinelerine üfleyecek mübarek talebelerini de bu işle yine O görevlendirecektir.

Bu kutsal görevle vazifelendirilen ve görevini son ana kadar en mükemmel şekilde yerine getiren zat son devrin büyük din âlimi Silistreli Süleyman Hilmi Tunahan Hocaefendi’dir.

Babası zamanın müderrislerinden Hâfız Osman Efendi’dir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Han’ın “Tuna Hanı” olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği İdris Bey’e dayanmaktadır. İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleyman Hilmi Tunahan, ilk öğrenimini Silistre Rüştiyesi’nde ve Silistre Satırlı Medresesi’nde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-ı Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu. Zamanın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle diploma aldı. Bir taraftan dersiâm, diğer taraftan da kadılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan hocaefendi, cumhuriyetten sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşı ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde vâaz ederek insanlara İslâm’ı anlattı.

Tasavvuf yolunda Selâhüddîn ibni Mevlânâ Sirâcüddîn Efendi’nin sohbetlerine devâm ederek yetişti.

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmi Tunahan (ks) Hazretleri, yakın tarihimizde, zamanının İslâmî ilimlerini tahsil ederek, ilimde en ileri noktaya varmış; müderris, dersiâm, hukukçu, hadîs ve tefsîrde mütehassis bir İslâm âlimi, tasavvufta Nakşibendî silsilesinin 32. halkası Buhâralı Selâhüddîn ibn-i Mevlânâ Sirâcüddîn Hazretleri’nin en büyük halîfesi, vekîli, bu silsilenin 33. ve son halkasıdır.

1924 yılında kabul edilen Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile medreseler ve diğer dînî eğitim müesseselerinin kapatılmasına karar verilmişti. Süleyman Efendi bunun üzerine büyük bir azim ve gayretle aynı eğitimi devam ettirmek için çareler aramaya başlamıştı. Bir araya getirdiği arkadaşlarına konunun ehemmiyetini anlattığında, arkadaşları korktukları için ona yardım etmez. Ama o yılmaz ve ilk talebeleri olarak da iki kızını seçer.


“Evladım kaç paraya çalışırsın?”

“Bir liraya”

“Gel ben sana üç lira vereyim. Sen Allah’ın dinini, kitabını öğren”

İlk olarak 1930-36 yılları arasında, Çatalca’nın Kabakça köyünde kiraladığı çiftlikte, o gün bulabildiği birkaç talebeye dînî dersler vermeye başladı. Bir taraftan talebeleri işçi gibi göstererek okuturken, diğer yandan İstanbul’a amele pazarlarına geliyor, kabiliyetli, yetenekli gördüğü gençlere; “Evladım kaç paraya çalışırsın?” “Bir liraya” “Gel ben sana üç lira vereyim. Sen Allah’ın dinini, kitabını öğren. Bu ilimler ortadan kalkmasın.” diyerek talebe topluyor, bulduğu işçileri, maaş veya yevmiyelerini vererek okutuyordu. Böylece mücâdelede malıyla, canıyla en güzel bir hizmet örneği veriyordu.

Hizmet ve gayreti göz kamaştırıyordu

Süleyman Efendi Hazretleri’nin Kur’an hizmetlerini ve o hizmetlerin millî ve mânevî alanda doldurduğu boşluğu anlamak için, o devirdeki şartları, ihtiyaçları mutlaka bilmek gerekiyor. Bütün bunlar bilinmeden Süleyman Efendi’nin bir neslin imanının kurtulması için ortaya koyduğu gayretteki tesir ve hizmetler tam anlamıyla idrak edilemez.

Öyle zamanlar oldu ki, talebeyle bir yerde toplanıp okutmak imkânı kalmadı. Süleyman Efendi o zaman da taksilere ya da trenlere oturttuğu talebeleriyle gezerek onlara İslami ilimleri okutarak bu konuda büyük bir ceht ve gayret ortaya koydu.

Kur’an hizmetleri devam ettikçe aleyhinde çok şeyler uyduruldu, insafsız ithamlara maruz kaldı. Amansız polis takibatları, idarî ve adlî tahkikatlar birbirini kovaladı. Aleyhinde muhtelif davalar açıldı, tevkif edildi. Evinden alınarak 1. Şube’nin tabutluğunda 3 gün polis nezaretinde kaldı. 1939’da İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde muhakeme ve 1944’te İstanbul Sulh Ceza Mahkemesi’nce tevkif ve muhakeme edildi. Fakat her defasında berâat etti. Bunca takibata, muhakeme ve tevkif edilmesine rağmen hayatında bir tek günlük mahkûmiyet almadı.


Nezaket ve asaletini hiç terketmedi

Devrin sıkıntılarına, sabır ve hilmiyle mukâbelede bulundu. Evini aramaya gelen polis memûrlarına “Buyurun, hoş geldiniz, hem de bir kahvemizi içersiniz.” derdi. Hanımı Hâfiza Sultan, “Efendi! Efendi! Size bu zulmü revâ görenlere bir de kahve mi ikram edeceksiniz?” dediklerinde, “Onlar memûrdurlar, vazifelerini yapıyorlar hanım, yorulmuşlardır.” diyerek kahve ikram etme nezaket ve asaletini terk etmedi.

Ümmet-i Muhammed’i ayağınıza beklemeyin, siz onların ayağına gidin

Evlatlarım, sizin bu âlemdeki vazifeniz; bataklığa düşen insanları, düştüğü bataklıktan çıkarmaktır. Öyle ise ümmet-i Muhammed’i ayağınıza beklemeyecek, siz onların ayaklarına gideceksiniz. En ücrâ yerlere bile bu hizmeti sizler götüreceksiniz.”

Yaşına bakmadan ders vermek için uzun yol katederdi

1950’lerde, ilerlemiş yaşına ve şeker hastası olmasına rağmen, kış günlerinde bile Kısıklı’daki evinden çıkar, iki tramvay, bir vapur ve aralarda sürekli yürüyerek Şehzadebaşı Taştekneler’deki derslerine giderdi. Talebelerinin; “Efendi Hazretleri, rahatsızlığınız var, her halde bir miktar istirahat edersiniz.” dediklerinde, gülümseyerek: “Yolculukta bazen şoförün lastiği patlar, bizim de lastiğimizi patlattılar, şimdi yapıştırdık. Okutamadığımız zamanları da telâfi için daha çok okutacağız, hizmetimize hız vereceğiz.” diyordu.

Kötülemelere aldırmazdı

Süleyman Efendi Hazretleri, hiç kimsenin dedikodularına ve kötülemelerine aldırış etmeden hak bildiği yolda ilerledi. Bir gün O’na; “Efendim, falancalar sizin aleyhinizde konuşuyorlar.” dendi. “Elhamdülillah! Münafık olmaktan kurtulduk. Allah Resûlü başta olmak üzere, İslam büyüklerinin hepsinin aleyhinde konuşulmuştu. Eğer bizim aleyhimizde konuşulmazsa kendimizden şüphe ederdik.” diye cevap verdi.

Az-çok demez bulduğu herkese Kur’an’ı öğretirdi

Az-çok demez, bulabildiği talebe veya cemaate bıkmadan, usanmadan ders verirdi. Adede itibar etmezdi. Bir gün Kur’ân öğretmek için gönderdiği bir talebesi, gittiği yerde okutacak kimse bulamamaktan şikayet etti: “Efendim, sadece iki kişi vardı, onları da bırakıp geldim.” deyince çok üzüldü. Ve biraz da celallenerek “Evladım, nice peygamberler bu âlemden bir tek ümmet elde edemeden gittiler. Sen iki talebe bulmuşsun daha ne istersin!” diyerek, tekrar geldiği yere gönderdi.

Gençlere Kur’an’ı anlatabilmek en büyük gayesiydi

Din eğitiminin yasaklandığı, başıboş bırakıldığı, devletin bu konuda hiçbir sorumluluk üstlenmediği günlerde kendi ifadeleriyle, “Milletin manevi susuzluk ve gıdasızlıktan boğulmak üzere olduğu, köylerin ezansız, camilerin imamsız kaldığı bir dönemde, önce evlerde, sonra mahallelerde, sonra da nihayet böyle bir eğilimin lüzumunu anlayan devletin izni ile açılan Kur’an kurslarında, Kur’an ve İslamiyet’in ana hükümlerini gençlere öğretmek.” en büyük gayesiydi. Süleyman Efendi Allah’ın dinini öğretme işinin kendisine yüklendiğini ve bu işin mesuliyetinin ne demek olduğunu biliyordu. Çünkü kendisi ilim tahsil etmişti ve bildiği şeyleri başkalarına öğretmesi gerekiyordu.

Dışımız halk ile içimiz Hakk ile beraber olmalı

Öğretmez ise Allah indinde mesul olacağını da biliyordu. Kendisine “Kendini niçin bu kadar yıpratıyorsun?” diyenlere şu cevabı veriyordu: “Yarın hesap günü var. Allahu Teala “Süleyman! Verdiğim ilimle ne hizmet ettin, onu sana bu kara topraklara getir de göm diye mi verdim?” derse ne cevap veririm.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın fiilen irşada başladığı tarih olarak bilinen 1936’dan beri kırk sene geçtiği halde ve bu müddet zarfında da pek çok muarızların ve düşmanlarının türlü tertip, iftira, isnat ve ihbarlarına rağmen devlete ve kanunlara karşı hiçbir hareketi tespit edilememiş, adlî makamlardan hiçbir mahkumiyet kararı çıkmamıştır.

Süleyman Efendi kendisi keramet izharından istiğna ettiği gibi talebelerine de aynı yolu tavsiye ederek “En büyük keramet ümmet-i Muhammed’e Hakk yolu telkin etmektir.” buyurmuştur.

Süleyman Efendi, Said Nursi, Abdülhakim Arvasi ve Adanalı Sami Efendi de dahil olmak üzere pek çok önemli zatlarla haberleşmiş, cemiyetten uzak yaşamak yerine cemiyetin içinde Müslümanlığı yaşatmayı tercih etmiş ve “dışımız halk ile içimiz Hakk ile” sözüne uygun yaşamıştır.

Süleyman Efendi fazlaca kitap telif etmemiştir. Kendisine “Neden kitap yazmıyorsun?” diyenlere ise şu cevabı vermiştir: “Selefin mum ışığında yazdığı baha biçilmez hazine misali eserlerin toprağa gömülerek çürüdüğünü, bakkallara satılarak çöplüklerde çiğnendiğini, bir kısmının da kütüphane raflarında tozlanmış ve çürümeye terk edilmiş olduğunu gördüm. Medreseleri kapanmış, yazısı değiştirilmiş, din ilimleri yok olmaya yüz tutmuş olan bir zamanda, kitap yazmaktansa, yazılan ilmî eserleri anlayarak anlatacak ve ilmi satırdan sadra intikal ettirip yaşatacak talebe yani canlı kitap yetiştirmeyi daha lüzumlu buldum.”

İbadet hayatında özen ve ihlas vardı

Bütün İslam alimlerinin ibadetleri konusunda gösterdikleri hassasiyete Süleyman Efendi’nin hayatında da rastlıyoruz. Zira o en hasta ve rahatsız olduğu zamanlarda bile farz ibadetlerini en ince teferruatına dahi riayet ederek yerine getirmeye çalışırdı. Teheccüd, duha ve evvabin namazlarına büyük ehemmiyet verir, seher vakitlerini gözyaşlarıyla, murakabeyle ve ümmet-i Muhammed’e dua etmekle geçirirdi.

Süleyman Efendi duha namazını ders arasında eda eder, talebelerine de kılmaları hususunda tavsiyede bulunurdu. Süleyman Efendi’nin talebeleri Efendimiz’in (sas) Hz. Selman’a “Ömründe hiç olmazsa bir kere dahi olsa mutlaka kıl” diye tavsiye ettiği tesbih namazına büyük ehemmiyet verirler, özellikle pazartesi ve perşembe akşamları bu namazı umumiyetle eda ederdi. Münferiden kılmak daha efdal olmasına rağmen kandil gecelerinde gelen davetlilere de kıldırmak onları da bereketinden nasipdar etmek için tesbih namazı cemaatle kılınırdı.

Yine Süleyman Efendi ve talebeleri Ramazan’ın son on günü geldiğinde şartları uyduğu takdirde Efendimiz’in sünneti olan, “itikaf”a girer ve on gün boyunca ibadet ve evrad u ezkârla meşgul olurlardı.

Mübarek üç aylar yaklaşınca talebelerini Ramazan’da va’z u nasihat etmek üzere Trakya ve Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderirdi. Ramazan sonrası dönüşlerinde teker teker yaptıkları hizmetler hakkında bilgi alır ve güzel hizmet haberleri beklerdi.

Yapılan hizmetleri hiçbir zaman şahsına mal etmez ve edenden de hoşlanmazdı. Bir talebesinin kaldığı köydeki hizmetlerinden memnun olup, teşekkür için kendilerine gelip, “Efendim, sizin sayenizde cenazemiz kokmaktan kurtuldu, çocuklarımız Kur’ân-ı Kerim öğrendi.” diye iltifat ettikleri zaman mahviyet ve tevazuundan adeta küçülen mübârek zât; “Süleyman da kim oluyor ki, bu hizmetler onun sayesinde olsun!, Bu mahzâ kerâmetü’n-Nebi’dir, Peygamber’in mûcizesidir” buyurmak suretiyle kendisine hiç pay çıkarmaz ve bütün muvaffakıyyetin Allah ve Resûlü’ne ait olduğunu ifade ederdi.

Bu dünyanın en bahtiyar insanlarısınız

“Sizi tebrik ederim çocuklar. Akranlarınız nefis ve heva peşinde başıboş dolaşırken, sizler Hazret-i Mevlâ’nın zatının nuru ile alakadar ve sıfatının eseri olan ilm-i Kur’an ile meşgul oluyorsunuz. Burada öğrendiklerinizle ümmet-i Muhammed’in evladını bataklıktan kurtarmağa hazırlanıyorsunuz. Bu ne yüce bir vazifedir... Yemin ederim çocuklar, sizler bu dünyanın en bahtiyar insanları ve hatemi’s-saade bahçesinin fidanlarısınız. Hepiniz ümmet-i Muhammed’e yadigâr olsun.”

Karacaahmet mezarlığına defnedildi

Süleyman Efendi Hazretleri’nin (kaddesAllahü sırrahû) bir ömür boyu devam eden çileli ve yorucu mücâdelesinin nihayetine doğru öteden beri rahatsız oldukları şeker hastalığı ağırlaştı ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen düşürülemedi. Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı’daki hâne-i seâdetlerinde Rahmet-i Rahmân’a kavuştu.

O büyük zâtın dirisine tahammül edemeyenler, ölüsüne de tahammül edememiş, cenazesinin daha önce resmi müsâade alındığı halde, Fâtih Câmii avlusuna defnine mâni olmuşlardı. “Karacaahmet Mezarlığı’nda kazılacak bir kabre defnedeceksiniz” denilerek en tabii hakkı olan Fâtih Câmii hazîresine defni, kanuni dışı olarak engellenmiş ve cenazenin Üsküdar’dan Avrupa yakasına geçmesine mâni olunmuştu. Naaşı Altunizade Câmii’nin musalla taşında saatlerce bekletilmiş, Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş, cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Büyük bir gayret, çile, ilim, irfan, feyz ve bereketlerle dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm ve imân davasına pazarlıksız, sarsılmaz bir imân ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

İlimsiz ibadet olmaz

“Oğlum, ilimsiz ibâdetin tadı olmaz. Tek kanatlı kuş uçmaz. İnsanların dünyaya dalıp, istikbâl sevdasına düştükleri şu günde, Mevlâ’nın ilmini okuyacağız. O, insana iki cihanda izzet ve şeref veren âlî bir iştir. İhlâs ve samimiyetle Allah ve Resûlüne yönelen kimse, gölge gibi dönen dünyayı ve her hayrı kendine tabi kılar. Âhirete çalışan, dünyayı elde eder. Dünyaya çalışan ise âhireti kazanamaz. Zira âhiret hakikat, dünya haleftir. Ağacı kökünden götürürsen, gölge de beraber gider. Âhirette ne varsa, dünyada onun misâli vardır. Eğer olmasa âhiret yalan olur. Dünyada ne varsa, âhirette onun misâli vardır. Eğer olmasa dünya yalan olur. Teyemmüm abdestin halefidir, dünya da ahiretin.”

Tefrika

“Vasiyetim olsun: Tefrikaya düşmeyiniz. Kavmiyet davası gütmeyiniz. Ehl-i Sünnet’in gayri olan yanlış yollara sapmayınız.”

Müslüman cesurdur

“Evvelâ îmânın 6 şartına bağlanmak, sâniyen cesur olmak lâzımdır. Korkaklar, Resûlullah’a tam bağlı olamazlar. Vârislerine, üstadlara da bağları gevşek olur. Müslüman cesur olmalı.”

Talebelerine veda konuşması ve vasiyyeti

Süleyman Efendi vefatına yakın bir zaman kala İstanbul Topçular’daki Kur’an kursunda en son yaptığı veda sohbetinde talebelerine şunları söylemiştir:

“... Evlatlarım! Bizim bu alemde biricik gayemiz var, o da; Ümmet-i Muhammed’in evlatlarının kalblerine füyüzat-ı Muhammediyeyi aşılamaktır. İşte vazifeniz bu: Okuyup okutmak, Ümmet-i Muhammed’in irşadına çalışmak, batağa düşmüş, çukura yuvarlanmış ümmet-i Muhammed’in evlatlarını kurtarmaktır. Evlatlarım bu hizmetlere devam ederseniz sizlere duacıyım. Bizden aldığınız ilmi, başkalarına okutmaz, öğretmez, aşılamaz iseniz biliniz ki, kıyamet gününde on parmağım yakanızda olacaktır. Gaye rıza-i İlahi’dir.”

Bediüzzaman’la dostluğu

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri kendisiyle aynı dönemde yaşamış olan Süleyman Efendi’den “Biraderim” diyerek bahsederek şöyle demiştir:

“Bizim bugün başlıca vazifemiz; imanı muhâfazaya çalışmaktır. Bunu yapıyoruz. Biz tedris yapmıyoruz. İslam’ın esâsı, maddî ve mânevî kurtuluşun kaynağı olan Kur’ân-ı Kerim’in okutulup, öğretilmesi ve yalnız Türkiye’ye değil, bu yolla bütün dünyaya yayılması işini, biraderim Süleyman Efendi ve onun tesis eylediği Kur’ân kursları yapıyor. Hem de çok kısa zamanda yapıyorlar. Eskiden 10-15 senede öğrenilen İslamî ilimleri, şimdi Kur’ân kursları 1-2 sene içinde öğretiyor. Âlim yetiştiriyorlar, fakîh yetiştiriyorlar, müfessir yetiştiriyorlar. Bu hal bir mucize-i Kur’âniyyedir.”

Fethullah Gülen Hocaefendi onu anlatıyor

Fethullah Gülen Hocaefendi 1 Ekim 1994 tarihli Yeni Ümit dergisinde yayınlanan Düşünce ve Aksiyon isimli makalesinde Süleyman Hilmi Efendi’yi şöyle ifade ediyor:

“Silistre’de soylu bir ailenin çocuğu. Hoca oğlu hoca. Rûhî zenginliğini İstanbul âfâkının irfanıyla kıvamına getirince ciddî bir vefa hissiyle maskat-i re’si olan beldeyi müderrislikle kucaklar. Onunla alâkalı derin bir beklenti içinde bulunan aile fertleri, etrafını saran talebe, dost ve kardeşlerinin sadâkat ve vefâsında onun misyonunu ve yarınlarını görür, tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.

Süleyman Efendi, aksiyonu önde, eşine ender rastlanır yorulma bilmeyen bir mücâhede insanıdır. Hayatı boyunca, ‘ehl-i sünnet ve’l-cemaat’ düşüncesinin sadık ve kararlı bir müdâfii olarak yaşamış. Dinî duygu ve dinî düşüncenin üst üste sarsıntılar yaşadığı bir dönemde “sath-ı mücadele” demiş; dinî düşünce ve tarih şuurunu bir kaneviçe gibi kullanarak, ruhumuzun dantelâsını örmüş. Bir baştan bir başa ülkenin her yanında açtığı kurslar, yurtlar ve pansiyonlarla gönüllerimize varlığımızın esaslarını duyurmaya çalışmış. Ruhların ve ruhânilerin tayerân ettiği âleme yürüyeceği âna kadar da bu misyonunu edadan geri durmamıştır.”  
a.kadir SÜPHANDAĞI
Logged
Reklam

reklam
''gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın''denecek bir şahs
« : 20 Eylül 2004, 03:23:20 »

 Logged
musbethareket gülen hareketi : 05 Eylül 2008, 17:04:37
Katılımcı Üye
**
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 91


osmanlıca harfler değiştirilemez


WWW
إعلاناتى سفيانئيه

فدائلر
 
 
    
   Bir şahıs bir şahsı, nasîhatle fena bir şeyden men etmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: "Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."                    (işaratul icazdan)
     Bundan sonra eğer o insan mesleğinde ısrarla nasihatları kabul etmezse anlaşılır ki, onun ıslahına hiçbir çare ve hiçbir deva yoktur. Yalnız onun fesadı halka sirayet etmemek için, mesleğinin muzır ve fena olduğunu ilân etmek lâzımdır ki, herkes ondan tahaffuz etsin. Zira o insan aklını çalıştırmıyor, şuurunu istihdam etmiyor ki, böyle zahir olan birşeyi hissedebilsin.
                                                            (işaratul icazdan)
 
 
 
اَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
 
وَلا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ
 
 
 Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan suretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvatıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.
Kiminin hırs-ı intikamını, kiminin hırs-ı câhını, kiminin tamahını, kiminin humkunu, kiminin dinsizliğini, hattâ en garibi, kiminin de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.
                                                                                                                      (Hutuvatı-ı Sittte)
                                                                                                                                                
                                                                                                                                                      
İHTAR
                                                        
     Bu zamanın insi şeytanını ve o insi şeytanın muavin ve zahir dalkavuklarını ifşa edeceğiz..Ta ki hakikat-ı kuraniyye ye feda olan,kefenlerini boyunlarında taşıyan başlar Zındıka cereyanının mahiyetini fehm edip şeriat-ı garra için rıza-i bari adına ila-i kelimetullaha feda olsunlar.                                                                                       (Fedailer) 2004 İstanbul/Mekke                                                                                                                                  
TENBİH
 
 
     Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san'atında büyüktür. Kezalik o maânî-i mütezahime içinde bazan bir küçük mana riyaset eder. O kıymettar oluyor. Zira onun vazifesi şimdi gelecek bir esbab ile ehemmiyetlidir. Buna işaret eden ve kıymetine menar olan sarih hüküm ve lâzım-ı karibinin adem-i salahiyetidir ki, onun hatırası için irsal-i lafz ve sevk-i hitab edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zira ya bedihî ve malûmdur.. görünüyor veyahut hafif ve zayıftır, asıl garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahut onu hüsn-ü telakki ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhatab yoktur. Veyahut mütekellimin haline muvafakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahut muhatabın şe'n ve haysiyetine imtizaç, istimzaç edemez. Veyahut kelâmın makamında ve müstetbeatın tevabiinde ecnebi görünüyor. Veyahut garazın muhafazasına ve levazımın tedarikine müstaid değildir. Demek her bir makamda bu esbablardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihad etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartıyorlar.                                                                                           (Muhamekat)
 
 
 
  
 
 
                                          
 İLANAT - I SÜFYANİYYE
 
                                                
                                  
                    فدائلر                  
  
 
 
 
 
 
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
    
 
 
وَ بِهِ نَسْتَعِينُ
اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلَى اۤلِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَعِينَ
 
 
اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا
وَلاَ تَرْكَنُوا اِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ
اِذَا اَرَادَ اللَّهُ بِقَوْمٍ خَيْرًا اَبْصَرَهُمْ بِعُيُوبِ اَنْفُسِهِمْ
اِتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُوءْمِنِ فَاِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ
 
 
MUKADDEME
 
   Kafirlerin başına kopacak olan kıyametin dehşetli şahıslarından deccal ve süfyan hakkında Risalet-un Nur külliyatında tafsilatlı ve bir derece de müdakkik ehli ilmin idrak edebileceği ehemmiyetli nükteler bulunur. Hem nur müellifi muhterem üstadımız Bediüzzaman ın ifadesiyle Risale-i Nur sair kütüb-u iman iye’den pek çok cihetlerle farklıdır. 33 ayet-i kerimenin delaletiyle Kuran-ı Hakim in ahir zamandaki mucize-i maneviye sidir. Her bir sayfası bir kitap bir kelimesi bir sayfa kadar komprime bilgiler içerdiği gibi Resullah (a.s.m)ın bizim gibi biçare ahir zaman Müslümanlarına hususi direktif emir ve ikazlarını hem de şefkatini barındırıp ilave eder.Bu mücessem kerameti mana-i harfi ile bir nebze idrak eden belki şuuru bile taalluk etmeden haddinin fevkinde olarak bir çok sırlara ulaşır.bundan önceki asırlarda yaşamış ömrünü ilim ve hikmetle geçirmiş faraza bir medrese talebesinin 15 yılda edindiği bir hakikati ami bir Nur talebesi 15 dakikada bulabilir.Haşiye:Risale-i Nur'un mazhar olduğu binler keramet-i ilmiye ve intişar-ı hizmetteki teshilât ve çalışanların maişetindeki bereket gibi ikramat-ı İlahiye umuma kâfi gelir; daha başka şahsî kemalât ve kerameti aramıyorlar.(Emirdag 1/87) Haşiyecik: Kerameti ilmiyeye dair birkaç delil.(Naşirler) Evet Risale-i Nur onbeş senede kazanılan kuvvetli iman-ı tahkikîyi, onbeş haftada ve bazılara onbeş günde kazandırdığına, yirmi senede yirmibin zât tecrübeleriyle şehadet ederler.(K:122) Eski medreselerde beş-on seneye mukabil, inşâAllah Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor.(E:1/249) Eskiden kırk   günden   tut,          tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise Cenab-ı Hakk'ın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaika çıkılacak bir yol bulunsa; o yola karşı lâkayd kalmak, elbette kâr-ı akıl değil. İşte otuzüç aded Sözler, böyle Kur'anî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.(Hizmet rehberi:139)
    
 
Bu tip hadiseler pek çoktur. Mezkur dehşetli hakikatın bir sebebi de asrımızdır.Mazide nazarı olan bir şey müstakbelde bedihi olabilir.Şöyle tahakkuk etmiştir.Alemde meylül istikmal vardır.Onun ile hilkat-i alem kanun-u tekamüle tabidir…..Buna binaendir, bu zamanda bedihiye ve ulum-u adiye sırasına girmiş pek çok mesail var. Zamanı mazide gayet nazari ve hafi bürhana muhtaç idiler…. Telahuk-u efkarın keşfiyatıyla bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır…. Belki oyuncak gibi onlarla oynuyorlar. Halbuki; İbni Sina ve emsaline nazari ve hafi kalmışladır…
 
Noksaniyet İbni Sina’da değil. Çünkü ibn-i zamandır. Onu nakıs bırakan zamanın noksaniyeti idi…          (muhakemat.2 mukaddeme den iktibasen)                                                                                                                                                               Dest-i Kudretiyle mazi ve müstakbeli bir kitabın iki sayfası gibi çeviren dilediği gibi yazan Zat-ı Akdes Resul-ü Ekrem’ini (a.s) aracılığıyla kıyamet saatinin iki amili deccal ve süfyanı
merhametiyle bildirmiş. Risale-i Nurun feyziyle bildik ki bu şahıslar insanlığın ve İslamiyet’in düşmanıdırlar. Ve zaman sayfasında kökleri olan müşehhas şahıslara tabi bin başlı ejderhalar misali     şahsi manevilerdir Firavun ve nemrutlardan günümüze kadar pek çok şubeleri gelmiştir.
       Yakında başaracaklar! ”Nur-u Muhammedin (a.s.v) ın nuru kainattan çıkacak ve kıyamet kafirlerin başına kopacak bu eserde halen faaliyet gösteren süfyan ile komitesi ve 900 küsur sene önceki doğuşuyla beşikteyken dahi ne kadar tehlikeli olduğu anlatılmaya çalışılacaktır. Ta bu çağın “NURCU” ları hakikat-i süfyaniyeyi cismen idrak etsinler. Ve intibaha gelsinler…
                        
         رَبَّنَا لاَ تُوءَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا        
                                  
        اَلْبَاقِى هُوَ الْبَا
 
فدائلر
 
 
 
 
 
 
1.MEBHAS
ZAMANIMIZIN SÜFYANI
                            
                  
 
      Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyoyu Kur’ân iyedir ki, onun tel ve lâmbaları, ayine ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdârâne bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında âlem-i gayb ve âlem-i şahadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.                                                                                 (Sikke i G.266)
 
 
 
 Kur'an  اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ der, “Kıyamet yakındır” ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtik ten sonra gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir. Dünyanın ömrüne nispeten bin veya iki bin sene, bir seneye nispetle bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin eceli değil ki, onun ömrüne nispet edilip baîd görülsün. İşte bunun içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar. Hattâ bazıları "Şerâiti hemen hemen çıkmış" demişler.
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: "Âhiretin tafsilâtını ders alan müteyakkız kalpli, keskin nazarlı olan Sahabelerin fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati asırlarında karib zannetmişler?"
El cevap: Çünkü, Sahabeler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiye yi anlayarak, ecel-i şahsî gibi dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Kıyameti bekleyiniz, intizar ediniz" tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır. İşte, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i iphamdan ileri geliyor. Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları, çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet "Onlar geçmiş" demişler. İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır. Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için, nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı şudur ki: Ehâdisi tefsir edenler, metni ehâdisi tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi, merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki, demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı elinden alınmaz. Öyleyse, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir. (Sözler 343)
Çünkü, Ebu Bekir'ler Ebu Cehil'ler ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan gibi eşhâs-ı müthişe, kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.(Şualar 579)
            Fatiha'nın âhirindeصِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ    bin beşyüz kırkyedi (1547) veya bin beşyüz yetmişyedi (1577) gösterdiği zamana….  اَلَّذِينَ اۤمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ şedde sayılmazsa, bin beşyüz altmışbir (1561) makamıyla, hem وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ  (şedde sayılır fakat بِالصَّبْرِ lâmdır) bin beşyüz altmış (1560) makamıyla iştirak edip, o taife-i azîmenin mücahedatları ne kadar devam edeceğini mana-yı işarî ve cifrî ile gösterirler.(K:206)
لاَ تَزَالُ طَائِفَةٌ مِنْ اُمَّتِى (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrîsi 1542 ederek nihayet-i devamına îma eder. لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ                                    K:27
 
                  ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi 1506 edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.                       K:28
 
         وَ الْعِلْمُ عِنْدَ اللَّهِ لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ
 
حَتَّى يَاْتِىَ اللَّهُ بِاَمْرِهِ (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi 1545 olup, kâfirin başında kıyamet kopmasına îma eder.                                                                                        K:28
 
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّهُ
 
        
        
elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; (sözler 155)"Elbette nev-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; (E -2:141)
 
Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, (E:1-265)
 
        İşte şimdi beşerin ortadaki dehşetli yalancılığıyla ve tezviratlarıyla emniyet-i umumiyenin ve rûy-i zemin asayişlerinin zîr ü zeber olması kizble ve maslahatın sû'-i istimali ile olmasından, elbette o üçüncü yolu kapatmağa beşeri mecbur ediyor ve kat'î emir veriyor. Yoksa bu yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılablar ve sukutlar ve tahribatlar, başlarına bir kıyameti koparacak. Yoksa bu yarım asırda gördükleri umumî harbler ve dehşetli inkılablar ve sukutlar ve tahribatlar, başlarına bir kıyameti koparacak.(H Ş -51)
 
                                                                                                                     beşer hissedecek, dünyanın ömrü kalmışsa Kur'an'ın hakaikına yapışacak.(H:Ş:74)
 
 
 Her halde çabuk başında bir kıyamet kopmazsa, hakaik-i İslâmiye, beşeri esfel-i safilîn derece-i sukutundan kurtarmaya ve rûy-i zemini temizlemeğe ve sulh-u umumîyi temin etmeğe vesile olmasını Rahman-ı Rahîm'in rahmetinden niyaz ediyoruz ve ümid ediyoruz ve bekliyoruz.(H:Ş:43)
 
 
   Elbette beşerin zulüm ve hatasıyla başına çabuk bir kıyamet kopmazsa; istikbalde hak ve hakikat, âlem-i İslâm'da nev'-i beşerin eski hatiatına keffaret olacak bir saadet-i dünyeviyeyi de gösterecek inşâAllah…(H.Ş:37)        
 
 
 1.Nükte: Mucizat-ı Ahmediye(a.s) olan Risale-i Nur’un   şe’nindendir ki intizam karane ve icazdarane bast edilmiş kelime ve satırlarında bilatereddüt harikalar bulunsun ve dakik sırları her meslek ve meşreb sahiplerine ilmi ve iktidarları miktarınca bildirsin. Kainatta cereyan eden her hadisattan haberdar etsin hali ziyalandırdığı gibi mazi ve müstakbeli de nurlandırsın.
        
 
2.Nükte:   اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ Nassı Kuran ile dünyanın eceli ile ilgilidir. 1426 sene geçmesine rağmen gelmemesi   yakınlığına halel vermez. 1000, 2000 sene 1   seneye nispetle bir iki gün veya    bir iki dakika gibidir.
3.Nükte: Hakim-i Mutlak kıyameti mugayyebatı hamse den olarak ilminde saklıyor. İşte bu ipham sırrındandır ki geri çekileceği gibi ileri dahi alınabilir. Her asır bahusus asr-ı saadet kıyametten korkmuş. Hakiki   nurcular dahi bu Cuma kıyamet gelecekmiş davranmalıdırlar. Şartlarının hemen hemen   çıkmış olması asrımıza munhasır degil.
4.Nükte: Kıyametin ipham vaktinde azim bir hikmeti ilahiye vardır. Sahebeler eceli şahsi gibi daima dünyanın eceline de müntazır bir vaziyet almışlar. Ahiretlerine ciddi çalışmışlar. Sahabe mesleğini sürdüren Nurculuğun zayıf ferdler’inin Kastamonu lahikasındaki tarihlere ipham vaktin azim hikme- tini anlayamadan bakmaları onların inkişafları ve Risale-i Nur külliyatını anlamaları açısından düşündürücüdür. ”Kıyameti bekleyiniz intizar ediniz” hadis-i şerifine muhaliftir. Hikmet ayrıdır, illet ayrıdır. Tabiin zamanını da dahi Mehdi ve süfyanı temsil eden şahıslar belirmiştir. Yetişmek emelinde bulunulmuş.
 
5.Nükte: Hatta bazı ehli velayet,onlar geçmiş demişler. Cümlesindeki sır nur cemaatine de yansıdığından mevcut Süfyan tanınamıyor. Risale-i Nur ve hikmet-i ilahiye perde- leniyor. Burada Üstad hazretlerinin zimmi bir uyarısı var.” …hatta bazıları şeraiti hemen hemen çıkmış demişler, hatta bazı ehli velayet onlar geçmiş demişler… ”Kastamonu Lahikasındaki taife-i mücahidinin devamı ile alakadar verdiği birtakım tarihler (1547)-(1577)-(1560)-(1561)-(1542)-(1545) tarihlerindeki kinayeli tenakuz   eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve   beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa…. (Emirdağ.L.v.b) gibi müteaddid defalar geçen cümlelerle arasındaki münasebet gösterir ki Süfyan deccal   mevzunun günümüze bakan hem şahıs hem keyfiyet noktasında ihtarları var günümüzün de hissesi var. Çünkü Süfyan aldatmakla iş görür.
6.Nükte: ”Hem gaflet içinde fenalara uymamak ve lakaydlıkla nefsin dizginin bırakmamak için nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve korkmalı” (sözler)
Açıkça            anlaşılıyor ki:Nifakın ( küfür, dalalet, bida, ikilik, ayrılık ) cereyanının başındaki şahıs   ve   veya şahıslar şu anda soluk alıp veriyorlar. Tayin edilmesi malum büyük anlaşılıyor ki, maslahat-ı irşad-ı umumiye için zarardır. Gaflet havasına sürükleyebilir. Bu dakik sırrı   Risale-i Nur ile açmaya çalışalım.
                          
 
اَلْعَارِفُ تَكْفِيهِ اْلاِشَارَةُ
 
 
Hadis-i Şerif: Otuz kadar yalancı Deccaller çıkmadıkça kıyamet kopmaz.Bunlardan herbiri Allah ın elçisi olduğunu zan eder.(Tirmizi-Ebu Davud)
 
Hadis-i Şerif:Halk-ı Adem’den ta kıyamete kadar alem-i insaniyet arasında Deccal hadisesinden daha büyük bir emir bir mesele yoktur.
Haşiye:”İslam da bir rivayette 3 Deccal gelecek bir rivayette 27 deccal.(-Said Nursi-)
 
Hadis-i Şerif :Cenab-ı Allah şu ümmetin[ümmet-i Muhammed(a.s)] hem Deccalın kılıncını hem de büyük harp kılıncını beraber cem etmeyecektir.
Haşiye:Melheme-i kübra olan ikinci harbi umumi hırpalamadığı işaretiyle İslam lar içinde bir Deccal Alem-i İslam-ı başka bir tarzda hırpalayacak*.(-Said Nursi-)Tefekkürname
*Büyük harp (1940-1950) yılları denirse İslam lar içinde çıkacak Deccal şuan fiilen ve ceseden iş başındadır.(naşirler)
 
      Süfyan ve    bir İslâm deccalı, Mustafa Kemâl olduğu Beşinci Şuada anlaşılıyor. Beşinci Şua, küllî bir surette, çok zaman evvel müteşabih bir hadîsin bir tevilini beyan etmesi ve itiraz namemde kat'î cevabı verilmesi,   bu  zâhir yanlışı ve medâr-ı mes'uliyet olması büyük hatâ olduğunu gösteriyor. Eğer mes'uliyet varsa, bu ince, küllî mânâyı böyle cüz'î bir şahsa tatbik edip mahkemede teşhir eden kimse mes'ul ve suçlu olur.(Şualar 417)
 
   Beşinci Şua, farz-ı muhal olarak, dünyaya ve siyasete baksa ve bu zamanda da yazılsa, madem gizlidir ve taharriyatta bizde bulunmadı ve gaybî haberleri doğrudur ve imanî şüpheleri izale eder ve âsâyişe dokunmuyor ve mübareze etmiyor ve yalnız ihbar eder veşahısları tâyin etmiyor ve ilmî bir hakikati küllî bir surettebeyan ediyor. Elbette o hakikat-i hadîsiyebu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutabık çıksave münakaşaya sebep olmamak için mahkemelerin teşhir ve neşirlerinden evvel bizce tam mahrem tutulsa, adalet cihetinde hiçbir vecihle bir suç teşkil etmez.(Şualar:354)
 
Biz o risaleyi, mahkemelerin ellerine geçmeden ve onu teşhirlerinden evvel gizlediğimiz gibi, Afyon hükûmet ve mahkemesi dahi onu medar-ı sual ve cevap etmemeli. Çünkü kuvvetlidir, reddedilmez. Kablelvuku haber vermiş, doğru çıkmış. Hem hedefi dünya değil; olsa olsa, ölmüş gitmiş bir şahsa, müteaddit mânâlarından bir mânâsı muvafık geliyor. (şular:356)
 
….ve dünya ile mübareze etmiyor, yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor. Küllî bir surette, bir hakikat-i hadîsiye yi beyan eder. Fakat, o küllî hakikati bu asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler.   Ölmüş gitmiş, hükûmet ten alâkası kesilmiş ve inkılâptaki bazı kusurata sebep olmuş bir reise, sarîhan tenkit ve itiraz da olsa, kanunen bir suç olamaz. Halbuki sarahat değil, o kendi cerbezesiyle küllî beyanatımızı ona tatbik etmiş. (Şualar:390)
 
Ölmüş gitmiş ve dünyadan ve hükûmet ten alâkası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir hadis-i şerifin ihbarıyla Kur'ân'a zararlı öyle bir adam çıkacak dediğimi ve sonra Mustafa Kemal o adam olduğunu zaman gösterdi.(E/1:284)
 
…ben Beşinci Şua aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve bu adamla başa çıkılmaz, mukabele edilmez diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarfettim.(Şualar:359)
 
Ben, kırk-elli sene evvel, müteşabih bir hadîs-i şerifin bir harika mânâsını beyan etmiştim. Ve sonra Risale-i Nura yazmıştım ki: "Bir adam sabah kalkar alnında, (Hâzâ Kâfir) yazılmış bulunur." yani, Avrupa gibi başa şapka giyer ve onu cebren giydirir. "Bir kumandan hayatiyle ve mematiyle beni tasdik edip, işte o adam benim" diye, acip icraatıyla bu hadis-i şerifin hakikatini ispat ettiği halde, zalimler nurlara ilişmesinler diye ben mahrem tuttum.(Tiryak)
    Risale-i Nur'un mahrem bir parçasında elli sene evvel bir hadîsin tefsirinde,*1907 muhakematı bediyyenin gayri matbu tetimmesi Naşirler)elli sene evvel bir hadîsin tefsirinde, cebrî kanunlarla şapkayı giydiren ve Din-i İslâm'ı bu mübarek Türk Milletinden kaldırmak için Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakikî Müslüman-Türk'ü protestan yapamayan ve Millet-i İslâm için pek çok zararlı olduğunu ef'aliyle isbat eden ve hadîs-i şerifin haber verdiği o müdhiş şahıs kendisi olduğunu hayat ve mematıyla gösteren Mustafa Kemal'e bir mahrem eserde "Din yıkıcı, Süfyan" dediğimizi ve "kalblerdeki sevgisini bozmağa çalıştığımızı" isnad edip kararnamede mahkûmiyetimize sebeb olduğunu…….(Emirdag-2-52)
    
 "Said ve arkadaşları, Mustafa Kemal'e din yıkıcı, süfyan demişler ve kalblerdeki sevgisini bozmaya çalışmışlar, onun için mahkûm ediyoruz." (Emirdag-2-42)
 
 
1.İkaz-ı Mühime: İslam Deccalı (Süfyan)’ı tamamıyla M. Kemal’den ibaret olarak telakki etmek zahir bir yanlıştır. İnce külli bir mananın cüz’i bir ferdi bila tereddüt M.Kemal dir. Lakin günümüzde işbaşında olan ”Süfyan” onun takipçisi ve muhafazacası olacaktır. Tahrip noktasında işbirlikçisidir. Siste- min koruyucusudur.
2.İkaz-ı Mühime: 5.şua’nın gaybi haberleri doğrudur. Halen haber vermeye devam etmektedir. Bu zamanda yazılmış nazarıyla bakmak elzemdir.Yalnız ihbar eden şahısları tayin etmez.
3. İkaz-ı Mühime: Müteşabih hadislerle bildirilen hakikat-ı hadisiyeler bu zamanda dahi bir kısım şahıslara mutabık çıkar. Münakaşaya muhal vermemek için mahrem tutulmalıdır. Çünkü Süfyan dehşetli bir münafıktır. Ehl-i imandan sevip tabi olanları pek çoktur.
4. İkaz-ı Mühime: 5.Şua ve ihbar-ı gaybisi çok kuvvetlidir. Reddedilemez. Külli bir surette hakikat-ı hadisiyeyi beyan eder. Onun için bu senelerde yeni telif edilmiş gibi okunmalı. Mevcud süfyaniyenin muhafızı istihrac edilmelidir.
5. İkaz-ı Mühime: Kurana zararlı, Risalet-i Ahmediyye (a.s.m) sünnet-i seniyyesine saldıran, [”Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi, onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehli- keler içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz… Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan kanını içen en büyük hasmını dost zan eder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım yegane ızdırabım budur.] (Tarihçe i Hayat)
 
 Dehşetli ikazatıyla dost görünümünde hayatıyla ve mematı, yani ölümünden sonra şahıs ve cemaat olarak takipçileri muhafızları ile beliren “Süfyaniyye” zamanımızda cemaati İslam’da hususan Nur cemaatinde halen “Dost” zannedilmektedir. Bu malum şahıs veya şahısları ve temsil ettikleri cemaati tanımanın en keskin yolu M.Kemal ve zihniyeti ile mevcut devletin içine çöreklenmiş ifsat komiteleri ile organik bağlarını ve faaliyetlerini neticelerini gözlemlemektir. Bu acip icraatlar hadis-i Şerif’in hakikatlerini ispat eder mahiyettedir. Zalimlerin Nur’lara ilişmemesi açısından mahrem tutulmalıdır.
7.Nükte: Geçmiş asırların muhakkik uleması hatta evliyası kıyametin ipham vaktindeki hikmet-i ilahiye’yi idrak ettiklerinden, müteşabih ehadis-i şeriflerde ki metni ehadis-i tefsirlerine ve istinbatlarına tatbik ederek asırlarındaki deccalı,süfyanı, mehdiyi nur-u iman ile tanıma saadetine erişmişler. Gelecek asırlara ait ihtarat ise halin mukteziyasın- dan ve dünyanın tecrübe meydanı olmasından dolayı ihtilafat ile perde altına girmiş. Mesela o eşhasın şahs-ı manevisine ve- ya temsil ettikleri cereyana ait asar-ı azimeyi o eşhasın zatlarına tasavvur edip öyle tefsir etmişler ki sanki o eşhas-ı harika çıktıkları vakit bütün halk onları tanıyacakmış gibi bir şekil vermişler. Halbuki bu imtihan sırrına muhaliftir. Ebu Bekir ve Ebu Cehiller tasdikte beraber olurlar. Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı ahirzaman tanınabilir.
8.Nükte: “o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez.” cümlesindeki bidayeten kelimesi bildirir ki: [”Allah-ı inkar eden ve o cereyan efradları birer küçük nemrut hükmünde nefislerine birer Rububiyet verir ve onların başına geçen en büyükler ispirtizma ve manyetizmanın hadisatı nevinden müthiş harikalara mahzar…. ”(15.mektuptan iltibas)] ispirtizma ve manyetizma ile alakadar harikalıklara muttali olduktan sonra;
“İnsanlarda şeytan vazifesini gören cesetli ervâh-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesetsiz ervâh-ı habise dahi bulunduğu, o kat'iyettedir. Eğer onlar maddî ceset giyseydiler, bu şerîr insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesetlerini çıkarabilseydiler, o cinnî iblisler olacaktılar.”(Lemalar-82)
   Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder. Avâm-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden, harikulâde iktidar ve cesaret zannederler. (şualar:595)
 HAŞİYE: "Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâgat ve cezalet, bütün enva'ıyla âhirzamanda en mergub bir suret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâgat-ı edadan alacaktır." (Sözler-264)
 
 
    
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
 
 
            Evvelâ: Bid'akâr bazı hocaların telkinatıyla iddianamede, İslâm Deccalı ve müteaddid birkaç deccalın gelmesini kabul etmiyor gibi Beşinci Şua'ın bir mes'elesine itiraz etmişler. Buna cevaben gayet parlak kat'î bir mu'cize-i Nebeviyeyi (A.S.M.) gösteren bu hadîs-i sahihte:
 
لَنْ تَزَالَ الْخِلاَفَةُ فِى وِلْدِ عَمِّى صِنْوِ اَبِى الْعَبَّاسِ حَتَّى يُسَلِّمُهَا اِلَى الدَّجَّالِ
 
Yani: "Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas'ın veledinde Hilafet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccal'a, o hilafeti yani saltanat-ı hilafet Deccal'ın muhrib eline geçecek." Yani, uzun zaman beşyüz sene kadar hilafet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgu denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilafeti mahvedecek; deccalane, İslâm içinde hükûmet sürecek. Demek İslâm içinde müteaddid hadîslerde üç deccal geleceğine zahir bir delildir. (Şualar:506)
 
Hadis.1: Ümmetim hakkında en çok korktuğum ağzı iyi laf yapan munafıktır.(C.Sagir 175)
 
Hadis.2.: Allah ın en çok kızdığı kimse ,dinini dunyaya alet etmek için hukumdarların memurlarını ziyeret eden alimdir.(C.Sagir 1232)
 
Hadis.3.: İnsanların en kötüleri ,insanlar arasında yaşayan kötü alimlerdir.(C:S 2438 –Bezzar)
 
 
Bidayaten deccal olduğunu bilmez. Yani sonra bilir. Bu ince manayı teyid eden bir delil:          O İslâm Deccalı, "Sure-i  وَ التِّينِ وَ الزَّيْتُونِ manasını merak edip soruyor" diye çoklar nakletmişler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olan  اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ suresinde  اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salâte ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.(Ş:596)
 
   Mutlak küfürde bütün bütün münkir bir zat ancak şeytandan daha şeytan olmalı ki Kur’an-ı Hakim den müfsidane cereyanına delil arasın. Adeta vazifesini bilsin. Ciddi çalışsın.
 
Ehemmiyeti kavidir. 9. Nükte:          
            
            
            
اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَاِنَّ هَذَا اْلاَمْرَ بَدَاَ نُبُوَّةً وَرَحْمَةً ثُمَّ يَكُونُ رَحْمَةً وَخِلاَفَةً ثُمَّ يَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا ثُمَّ يَكُونُ عُتُوًّا وَ جَبَرُوتًا
 
deyip, meali:(Hilafet benden sonra 30 sene sürecek, ondan sonra da saltanat şeklini alacaktır." Müsned, 5:220, 221. "Bu iş nübüvvet ve rahmetle başladı, sonra rahmet ve hilâfet halini alacak, sonra saltanat şekline girecek, sonra da ceberût ve fesâd-ı ümmet meydan alacak." Kadî Iyâz, eş-Şifâ, 1:340; Müsned, 4:273.)
 
    Hazret-i Hasan'ın altı ay hilafetiyle; Cihar-ı Yâr-ı Güzin'in Hulefâ-i Râşidînin) zaman-ı hilâfetlerini ve onlardan sonra saltanat şekline girmesini, sonra o saltanattan ceberut ve fesad-ı ümmet olacağını haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.
Hem, nakl-i sahih-i        kat'î   ile,ferman   etmiş:                              
                                                                                   وَيْلٌ لِلْعَرَبِ مِن شَرٍّ قَدِ اقْتَرَبَ deyip, Cengiz ve Hülâgu'nun dehşetli fitnelerini ve Arab Devlet-i Abbasiyesini mahvedeceklerini haber vermiş. Haber verdiği gibi çıkmış.(Mektubat 104) (Buharî, Fiten: 4, 28; Müslim, Fiten: 1; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 23; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 2:390, 39; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1:108, 4:439, 483.)
 
 
    
 İslâm içinde birkaç deccal geleceğine dair rivayetlerden birisi bu hadîs-i şerif, sarih bir surette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir.          
 
لَنْ تَزَالَ الْخِلاَفَةُ فِى وِلْدِ عَمِّى صِنْوِ اَبِى الْعَبَّاسِ حَتَّى يُسَلِّمُهَا اِلَى الدَّجَّالِ
         Yani, "Uzun zaman hilâfet-i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat Deccal eline geçecek" diye, beş yüz seneden sonra İslâm içine bir deccal gelecek, o hilâfeti bozacak gibi ki, eşhâs-ı âhir zamandan çok rivayetler haber verdikleri … (şualar:401)
                                                                          
لَنْ تَزَالَ الْخِلاَفَةُ فِى وِلْدِ عَمِّى صِنْوِ اَبِى الْعَبَّاسِ حَتَّى يُسَلِّمُهَا اِلَى الدَّجَّالِ
 
 
yani, "Benim amcam, pederimin kardeşi Abbas'ın veledinde hilâfet-i İslâmiye devam edecek. Tâ Deccala, o hilâfeti, yani saltanat-ı hilâfet, deccalın muhrip eline geçecek." Yani, uzun zaman, beş yüz sene kadar hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, devam edecek. Sonra Cengiz, Hülâgû denilen üç deccaldan birisi o saltanat-ı hilâfeti mahvedecek, deccalane İslâm içinde hükûmet sürecek. Demek İslâm içinde, müteaddit hadislerde, üç deccal geleceğine zâhir bir delildir. Bu hadisteki ihbar-ı gaybî, kat'î iki mucizedir:
Biri, hilâfet-i Abbasiye vücuda gelecek, beş yüz sene devam edecek.
İkincisi de, sonunda en zâlim ve tahripçi Cengiz ve Hülâgû namındaki bir deccal eliyle inkıraz bulacak.
 Acaba kütüb-ü hadîsiyede Kur'ân'a, şeâir-i İslâma ait hattâ cüz'î şeyleri de haber veren sahib-i şeriat, hiç mümkün müdür ki, bu zamanımızdaki pek acîp hadisattan haber vermesin? Hem hiç mümkün müdür ki, bu acîp hadisat ta Kur'ân'a sebat kârâne, geniş bir sahada, en acîp bir zamanda, en ağır şerait altında hizmet eden ve o hizmetin semerelerini dost ve düşmanları tasdik eden Risale-i Nur şakirtlerine işaretleri bulunmasın? (şualar:506)
 
        
اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَفَسَادًا وَجَبَرُوتًا
 
 Yani, Hulefa-i Raşidîn'den sonra bir fesad olacak. İşte bu hadîs üç mu'cize-i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risalemde yazmıştım. Kararname benim bir suçum olarak, Said bir risalede demiş: "Hilafetten sonra ceberut ve fesad olacak." Ey sathî heyet! Bir işaret-i gaybiyede bu zamanımızda maddî ve manevî en büyük bir fesad-ı beşerîyi ve zemini zîr ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i'cazını beyan etmeği suç sayan, maddeten ve manen suçludur.
 
            Hem suçlarından diye: "Tekye ve zaviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabulü, İslâmiyet yerine milliyet esaslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, latin harflerinin huruf-u Kur'aniye yerinde cebren kabulü, Türkçe ezan ve kamet
okunması, mekteblerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hak tanınması ve taaddüd-ü zevcatın kaldırılması gibi inkılab hareketlerini bid'at, dalalet, ilhaddır diyen, irtica ile suçludur." diye yazmışlar.
 
         Ey insafsız heyet! Eğer her asırda üçyüzelli milyonun kudsî ve semavî rehberi ve bütün saadetlerinin proğramı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın tesettür ve irsiyet ve taaddüd-ü zevcat ve zikrullah ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeair-i diniyenin muhafazası haklarında gelen ve tevil kaldırmaz sarih çok âyât-ı Kur'aniyeyi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini, umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkün ise ve mürur-u zamanı ve müteaddid mahkemelerin beraetlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem vechini ve hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikri ve fikren ve ilmen muhalefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adalet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz.(şualar:432)
 
Haşiye:
            Sekizinci Nükte: Buna dair bir düstur-u hakikatı beyan etmek lâzım. Şöyle ki:
 Nasıl "hukuk-u şahsiye" ve bir nevi hukukullah sayılan "hukuk-u umumiye" namıyla iki nevi hukuk var; öyle de: Mesail-i şer'iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara "Şeair-i İslâmiye" tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz'îsi (sünnet kabilinden bir mes'elesi) en büyük bir mes'ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!..(M:396)
 
 
فدائلر
 
 
Logged

إعلاناتى سفيانئيه

فدائلر   osmanlıca
Sayfa: [1]   Yukarı git
Favorilerime EkleYazdır
« önceki sonraki »
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Şafak FM - Çağrı FM - Furkan Radyo - Lalegül FM - Kuran Dinle


Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
Bu Sayfa 2.487 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu
Yükleniyor...