|
|
-kuyu gibi insan veya akarsu gibi insan olma üzerine tefekkür denemesi-
“Derin insan”lar, kuyuya benzetilirler. “Düz insan”lar ise akarsuya benzetilebilirler. Kuyu gibi insan derken, derinliğe vurgu vardır; fakat hiç şüphesiz dipte bir su kaynağı olduğundan o derinlik kıymete binmektedir. Yoksa susuz kuru bir kuyunun derinliği değildir buradaki teşbihin vech-i şebehi (benzetme yönü). Kuyunun derin kazılması, su damarının derinlerde olmasındandır. Kuyu, bazen toprağın üstünden sızmakta veya akmakta olan bir suyu, daha derinlerdeki ana damarından yakalayıp da yüzeye kadar dolabilen bir havuza dönüştürebilmek için, bazen de toprağın altından akıp giden suyun hizasına kadar inerek, onu orada biriktirip bir vasıta ile yeryüzüne çıkarabilmek için kazılır. Bu yönüyle kimi ilim ve fazilet ehlinden istifade edebilme biçimine ne kadar da çok benzediği âşikârdır.
“Düz insan, tıpkı bir akarsu gibidir, akarsu gibi olmalıdır” derken, derinlikleri olmayan bir insan nazara veriliyor değildir. Nasıl olabilir ki: Yeryüzündeki akarsuların çıktığı yerden önceki halleri de birer yeraltı akarsuyudur. Öncesi derin, sonrası uzun bir akışları vardır. Debisi ne kadar yüksek ise o kadar uzakları sulayabilirler. Debisine göre su kaynağı: ya bir sızıntıdır, birikir, mini bir mohar olur; yahut parmak kalındığında akar, gölet olur; ya kol gibidir, pınar olur; ya bel gibi akar, dere olur, yahut daha büyüktür, çay olur, olmadı ırmak olur.. bütün akarsular birleşir, göl olur, deniz olur, okyanus olur… Fakat hepsi de göklerle irtibatlıdır; buhar olur semaya yükselir, yağmura dönüştürülür semâdan beslenir şekilde bir devr-i dâimî gerçekleşir.
“Düz insan” olmanın, “derin insan” olmaktan daha selametli olduğu gerçeği, gittikçe daha umumî bir kabule mazhar olmaktadır ve olmuştur. Kuyu gibi derin olmak, evet, eğer dipte tertemiz bir memba kaynıyorsa, derinlik ölçüsünde temizlik varsa ve daha ziyade hazır su bulunuyorsa, bu açılardan tercihe şayandır. Ancak, sözkonusu derin kuyu, içine düşen necasetten temizlenmek için boşaltılmaya ve bazen dibine kadar ulaşılmaya ihtiyaç hissettirebilir. Halbuki kuyu gibi derin insan olmayan, ama toprağın üzerinden çıkan ve mini yatağında akıp giden bir su misali nice insanlar vardır ki, çok daha istifadeye medar olabilmektedirler, âb-ı hayat olup geçtikleri yerleri yeşertmektedirler ve daha uzak mesafelere hayat taşıyabilmektedirler. Bir-iki karış derinlikleri, daima temizlenebilirliklerini kolaylaştırmakta, sürekli aktığı için de pislik tutmamaktadırlar. İşte “kuyu gibi derin bir insan” olmaktan ise, kesintisiz akan bir “dere gibi düz insan” olmak daha yeğdir. En azından beşeriyetin büyük çoğunluğu için bu böyle olmalıdır.
“Derin insan”lar, o derinliği koruma, temiz bulundurma ve istifadeli tutmada, daha fazla emek sarfetmek durumunda oldukları için, sürekli iradelerini yorar ve ter akıtırlar. Düz insanlar ise onlara nisbetle çok daha berrak, çok daha kolay bir hayat yaşarlar. Derin insanların derinliklerden gelen duyuş ve sancılarını yaşamazlar belki, fakat istikametin ve nezahetin faziletini üzerinde taşırlar. Çünkü akar sular, pislik tutmaz. Derin olmak iyidir, güzeldir, hoştur, imrendiricidir ama, bir kirlendi mi de, temizleyebilene aşkolsun. Bu kuyu olunca nispeten kolaydır da, insan olduğunda, tıpkı yağın bozulmasına benzer. Batınîlerin durumu gibi.
Allah huzûrunda derinlerden derin bir duruş sergileyen kullar, elbette fevkalade kullardır, ayakları diğer düz insanların üzerindedir. Bununla beraber güya bazı derin (olan mı, gözüken mi?) insanların derinliklerinde öyle erâcif, öyle bâtınî dalâlet necasetleri bulunur ki, içleri dışlarına çıksa, ortalık mezbehâneye döner, kokudan durulmaz olur. Sözümüz elbet sâlih olanlara değil, görünenlere dairdir. Melekûtiyete açık bir fıtratın, gereğince terbiye ile teâli edemeyip cinnî şeytanlara meze haline gelmesi gibi birşeydir bu. Ekstra kabiliyet, ekstradan terbiye, takip ve koruma istiyor. Vaadettiği menfaatler kadar, vehâmetler de onu bekliyor.
Peygamberler hem düz insandırlar, hem de derin insandırlar; bir yönüyle “ferden minennâs” gözükürler, diğer yönüyle ise ümmetlerinin başları üstündedirler. Derecelerine göre peygamber varisi âlimler ve veliler de bu düzlüğü ve derinliği kendi aralarında paylaşmışlardır. Ümmet-i Muhammed’in ekserisi ise derinliği düzlüğünde olan, yani yere paralel olarak düzüne doğru derinliği yayılmış bulunan bir ümmettir: Ümmet-i Vasat! Saydam, şeffaf, arı, duru, temiz, berrak, saf ve daima akış halindedir. “Biz, ümmî bir topluluğuz.” hadisiyle Allah Rasulü sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir bakıma bu “derin” ama “aşikar” gerçeğe işaret de buyurmuşlardır. Kendisine “Allahın en sevdiği amel hangisidir?” veya “En faziletli amel hangisidir?” meâlindeki sorular karşısında, soran şahsa göre farklı farklı cevaplar veren üslûb-u hikem sahibi Cenâb-ı Peygamber, “Az da olsa devamlı olandır!” beyânıyla sözkonusu “düz, sade, yalın ve açık” kulluğu, fiiliyle olduğu kadar, sözüyle de vaz’ etmiştir.
Şüphesiz hiçbir nebi derinlikte Allah Rasulü’ne yetişemeyeceği gibi, sadelikte de ona yetişemez. O ki hem dibi bulunmaz bir ummandır, hem de herkesin içinde insanlardan bir insandır, insanın ta kendisidir. Sadelikte/düzlükte derinliği yaşamış ve çevresindekilere de yaşatmıştır. Derinliği düzlüğü değildir, fakat hem olabildiğine sade, hem de olabildiğine derin bir “iki”yi “bir”leştirmiştir. Biriyle herkese, diğeriyle ise birilerine imam olmuştur. Zülcenâheyn evliya ve zülkarneyn ulema için o Zü’l-ecniha Efendimiz, emsalsiz bir kudve’dir, yegâne urve’dir. Çoğunluk ümmeti için ise, “din-i hanîf-i semha” üzere en sade biçimde kulluğu yaşayarak göstermiş ve göstererek öğretmiş bir kuldur, “kullardan bir kul”dur, abdühû ve rasûlühû’dür.
Meselenin bir de şu boyuta var: Derinlerde boğulanları oradan kurtarmak pek müşkil olur. O derinliğe kaç kişi dalabilecektir? Ya dalacak bir dalgıç bulunamaz ise, ölüm mukadder olur. Bulunsa bile, ya ulaşılıncaya kadar ciğerler su dolup kalp durur ise? Yine ölüm kaçınılmaz olacaktır. Kurtuluş müyesser olursa, ne hoş, ne âlâ. Tarihte dalâlete dalmış kimi zatların sonradan nasıl kurtulduklarını kendi kalemlerinden okumuşuzdur. Dalalette kalmışların azımsanmayacak kadar çok hikâyelerini de duymuşuzdur. Demek derinlik, bir bakıma büyük bir risktir aynı zamanda. Hele derinlik fantezileri, kişiyi nifaka sürükleyebilmesi sebebiyle, en tehlikeli atar damardır, kişiyi uçlara fırlatır atar, uçuk hale getirir. ‘Büyük adam görünme’ riyakârlığı, kaderin lütfuyla bir gün kendi gerçeğini görerek düz’elmezse, düz’leşmez ise, netice çok vahim bir sonla noktalanabilir, neûzübillah.
Düz mü’min, sadelik ve istikametin remzidir. Allah’ın en sevdiği sâlih amel az da olsa devamlı amel olunca, bir ay, bir yıl veya beş yıl “derin”, ama sonra “sapmış” bir hayatı değil, bir ömür “emrolunan gibi dosdoğru”, dümdüz bir hayatı önceletmektedir, böyle istikametli bir kulluğu öğretmektedir, öğütlemektedir. Allah’ın huzurunda hayatını bu şekilde sade ama istikametli, istikametli ama tertemiz bir akışla sürdüren kulların, bir inişli bir çıkışlı, bir ifrat bir tefrit, bir o yana bir bu yana gelip giderek “müzebzebîne beyne zâlik” yaşayanlara göre âkibetleri daha hayırlıdır, daha talihlidir, daha emniyetlidir. Son noktanın sağda mı, solda mı olacağı belli olmayan bir gel-gitli hayatı ancak, “hayatı kumar olarak gören”ler tercih edebilirler ki, kumar, şeytanın oyuncağıdır; ve dinin ciddiyetini anlayamayan dünya çocuklarının kötü bir alışkanlığıdır. Nasıl ki dünya hayatını oyun ve eğlenceden ibaret gören böylesi sakallı çocukları hiçbir anne-baba evlat olarak bağrına basmak istemez, bilakis sakallarını, kıllarını yadırgar, tüylerinden ürperir, kıl kapar. Allah da ehl-i dünyâyı sevmez, ehl-i ulyâyı sever.
“İnsanlardan bir insan ol!” emr-i nebevîsi, işte bizim şehrâhımız budur. Derinlik; akışı keserek, tekellüflü bir birikinti meydana getirerek değil, belki düz yatağında akarken kendi tabiiliği içinde göller oluşturmak suretiyle gerçekleşirse makbuldür. En azından ağyârın nazarına bakan yönüyle bu böyle olmalı. Zoraki bir derinlik arzusu ile gözlere sunulan kazmalı göletler, ne kadar güzel mizanpajdan geçirilseler ve makyajlansalar bile, yapaylıklarındaki iticiliği yok edemezler, daima hissettirirler, selîm fıtratlar tarafından tam kabûle şayan olamazlar. Bu yüzdendir ki: En güzel güzellikler, doğal olanlardır, min tarafillah kendiliğinden oluşanlardır. Hüda-yı nâbit çiçekler gibi açanlardır. Doğal göllerin manzarası, hiçbir barajda bulunmaz, hiçbir kurguda görülmez.
Meselenin diğer bir tarafı da şudur. Başkalarının nazarına arz etme kastı ile derinlik oluşturmak “riyakarlık”tır, bir nevi nifak”tır. Münafığın derinliği, berraklığından dibi görünen derin sular gibi değil, bulanıklığından dibi derin sanılan çamurlu sular gibidir. Bir el atsanız, parmağınız bile gömülmez. Bulanık suda avlanan insîler için bulunmaz fırsatlardır, böylesi derin nifaklar; çünk cinnî şeytanlar da bulanık suda avlanırlar. Bu bakımdan suyuna çamur basmış dereler, çaylar, ırmaklar ve göller, nefis ve şeytanların av sahalarıdır. Ya peki “lağım kuyu”suna dönmüş “derin”lerin hâl-i pürmelâline ne demeli? El-iyâzü billah, demeli…
Onun içindir ki: Allah’tan, dibinin karanlıklarında kazurat birikintisi veya çöpler bulunan, yüzeyi ise tertemiz görünen bir kuyu gibi iki yüzlü bir insan olmayı değil; membaı bile elle dokunulabilecek kadar toprağın üzerinden çıkan ve öylece akan pırıl pırıl bir ark, şırıl şırıl bir su akıntısı olmayı istemek, en akıllıca bir münacât olsa gerektir. Bundan daha akıllıcası ve aşkını ise, hem toprağın kafa gözüne görünen zahirî yüzünde bir su akıntısı (dere, çay veya ırmak..) olmak, hem de toprağın altında gönül gözüne gözüken bâtınî cihetten akan bir su damarı olmaktır. Gizlenenin âşikârdan çok daha ziyade olduğu bir “iki”li akışı, hayatın zahirî ve bâtınî boyutlarında bir’leştirerek fiilen yaşayabilmektir.
Toprak altında gürül gürül akan bir su damarının, bir taraftan üstündeki yeşillikleri köklerinden beslemesi ve bazı oyuklardan yeryüzüne çıkarak su membaları ve çeşmeler halinde insanlığın istifadesine sebep olması misali de, yine Allah’tan talep edilebilecek en güzel akış’ın ikincisi olabilir. Ya hem zâhirden, hem de bâtından, iki boyutlu bir akış.. ya zâhirden parça parça, bâtından kesintisiz bir akış.. ya da dıştan görünmeyen ama görünen yeşilliklerin/güzelliklerin köklerini besleyen, içerden ise tertemiz bir akış... Düz kulluk, işte böyle iki buudlu bir akışın ünvanıdır denilebilir. Zaten zâhirde ‘kesintisiz’ akan bir suyun, başlangıç öncesi bâtınında mukabili de bulunur, hem bulunuyordur ki o kesintisiz akış sürekliliğini koruyabilmektedir. Hakiki derinliği ve kaynağı toprağın altında, ilâhî Kuddûsiyetin nezafet, nezahet ve kutsiyetiyle bengisu olan bir manevî hayatın vâridâtıdır, bizim için ideal olan. Bazen toprağın üzerinde bir nem, bazen bir sızıntı, bazen bir kaynak, bazen bir dere, çay veya ırmak suretinde dışarıya taşar; fakat her zaman esas membaını dibine erilmez derinliklerden sağlar…
Fikrî seyahat denemesini şu sözlerle noktalayabiliriz: Kuyu gibi derin insan olmak güzeldir. Akarsu gibi hem derin, hem de engin olmak ise daha da güzeldir. Güzellikleri yaratan Mevlâ-i Müteâl ise güzellerin En Güzeli’dir!.. ‘Kuyu gibi derin insan’a ruhumuz feda olsun, fakat gönül bahçesinde hiçbir su kaynağı bulunmayan talihsizlerden olmak da vardı kaderde. Bahçede hiç bir su kaynağı olmasa bile, en azından toprağının çevreden gelen suyu tutabilecek yapıda olmak da güzel değil mi? Nebevî temsilin dikkatlerimize sunduğu gibi: Ya hiç yağmur tutmayan, suyun, üzerinden akıp geçtiği nasipsiz bir kaya olsaydık?!. Bizimkisi hasen-ahsen kavgası üzerine cemîl-ecmel tefekkürü. Kimi gönül toprakları gökten yağanlarla, bazıları ise yerden fışkıranlarla sulanıyor. İster su kaynağı ol, isterse kaynaktan beslenebilen verimli bir toprak. Verici olmak da güzel, alıcı olabilmek de. Hem alıcı, hem verici olabilmek ise hepsinden ahsen ve hepsinden ecmel. Her ikisi de başgöz üstüne, câna safâ, ruha gıda!..
Musa Hûb / Körpe Kalemler
|