Merhaba,
Ziyaretçi
. Lütfen
giriş yapın
veya
üye olun
.
1 Saat
1 Gün
1 Hafta
1 Ay
Her zaman
Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
H
ANASAYFA
ARŞİV
GİRİŞ
KAYIT
imamhatip.com
>
İslâm
>
İslâmî Konular
>
Kelâm
(Moderatör:
sultan likos han
) >
Mezhepsizlik Hakkında -?-
Sayfa: [
1
]
2
3
4
5
6
7
8
...
13
Aşağı git
« önceki
sonraki »
Favorilerime Ekle
Yazdır
Gönderen
Konu: Mezhepsizlik Hakkında -?- (Okunma Sayısı 6186 defa)
Kuteybe
Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 13 Aralık 2005, 22:36:50
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
MEZHEPSİZLİK NİÇİN "DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜ"DÜR?
BEYAN - Temmuz 1999
Bismillâhirrahmânirrahîm
Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır.
Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.
Öncelikle bu şaklıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım.
Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır.
Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anlamına gelmektedir.
Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda başgösteren �ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan� "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu.
Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında �taraftarları ve karşıtları arasında� cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.
Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.[2]
Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...
Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır?
Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:[3]
1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.[4] Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.[5]
Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir.
Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler.
Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin �belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde[6]� devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.
2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimizbu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan akylının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle[7]
Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir.
Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber ((S.A.V))'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.[8]
Bizzat Allah Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber ((S.A.V))'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.
3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi.
Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu.
Burada, alimlerin (buradaki "alimler"den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid") olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis �isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun� Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz.
Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber ((S.A.V))'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir.
Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.
4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "Allah'ın Kitabı'na aracısız olarak baş vurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı.
Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri[9] için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır.
Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır.
Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber ((S.A.V)) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!
İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah'ın dini hakkında söylediği her söz ve ile sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir.
Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı �onu yürütenler tarafından bile� önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.
Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır?
Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır.
Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.
İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlışılır biçimde ortaya koymaktadır.
Selam, hidayete tabi olanlara...
Ebubekir Sifil..
«
Son Düzenleme: 25 Aralık 2006, 14:45:55 Gönderen: MoLLaCa
»
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
Reklam
Mezhepsizlik Hakkında -?-
«
:
13 Aralık 2005, 22:36:50 »
Logged
Kuteybe
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 13 Aralık 2005, 22:37:23
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
DİPNOTLAR
[1] "Makâlât", el-Kevserî merhumun, Mısır'daki muhtelif dergi ve gazetelerde neşredilmiş olan ve her biri ayrı bir ilmî kıymeti haiz bulunan makalelerinin, vefatından sonra sevenleri ve talebeleri tarafından derlenerek bir kitap haline getirilmesiyle oluşturulmuştur. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh'tan Hadis ve Usul-i Hadis'e, Kur'an ilimlerinden Akaid ve Tarih'e kadar pek çok konu yanında güncel meselelerin de derin bir vukufiyet ve kuvvetli bir ilmî dirayet ile ele alındığı "Makâlât", günümüzde de kaynak eser olma özelliğini sürdürmektedir. Tarafımızdan tercüme edilmiş olan bu kıymetli eser, inşâAllah yakında neşre hazır hale getirilecektir.
el-Kevserî merhumun hayatı, şahsiyeti ve ilmî yönü hakkında geniş malumat edinmek isteyenler, 9-10 Aralık 1995 tarihinde Düzce'de düzenlenen Muhammed Zâhid el-Kevserî Sempozyumu'nda sunulan tebliğlerin bir araya getirildiği "Muhammed Zâhid el-Kevserî –Hayatı-Eserleri-Tesirleri-" adlı kitaba (Seha neşriyat, İstanbul-1996); "Makâlât"ın muhtevası konusunda da adı geçen kitabın 147-151. sayfaları arasında yer alan "Makâlâtu'l-Kevserî'nin Değerlendirilmesi" adlı tebliğimize bakabilirler.
[2] Bkz. Mustafa Fevzî, "Da'vetu Cemâliddîn el-Efğânî", 241 vd.; Fazlur Rahman, "Allah'ın Elçisi ve Mesajı", 123; "İslam", 36; "Ana Konularıyla Kur'an", 317.
Fazlur Rahman, "İslam Geleneğinde Sağlık ve Tıp"ta da (
şöyle der: "Sufîler, geniş bir insancıllık ve hoşgörüyü yerleştirmişler; inançlarına bakmaksızın bütün insanlığa yardım etmişlerdir. Onların bu tutumları aynı zamanda ahlakî ve manevî göreceliğe de katkıda bulunmuştur. Böylelikle onlar, tarih boyunca karşılaşlan bütün dînî ve beşerî inanç ve düşünce sistemlerini meşru göstermişlerdir. Her ne kadar bu tutum Ehl-i Sünnet tarafından hoş karşılanmamışsa da, yakından bakıldığında bizzat Kur'an'ın öğretisinden o kadar da uzak değildir. Çünküa Kur'an-ı Kerim; yeryüzünde hiçbir millet ve toplumu rehbersiz bırakmadığını ve İlâhî rehberliğin Yahudiler'in, Hristiyanlar'ın ve Müslümanlar'ın özel imtiyazı olmadığını devamlı surette vurgular. Bununla birlikte, Kur'an, dinde bir evrimin olduğunu ve kendisinin ilâhî rehberlik ve vahyin en yüksek ifadesi olduğunu, diğer taraftan öbür dinlerin isetemel hakikatleri ihtiva etmelerine rağmen, yer yer tahrif edildiklerini ve yanlış yorumlarla bezendiklerini ifade eder." Benzeri ifadeler için aynı eserin 34. sayfasına da bakılabilir.
Bu düşünce ve iddiaların eleştirisi için bizim "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. cildine (16 ve 17 numaralı yazılar) bakılabilir.
[3] Burada bu yaklaşımın sadece teorik olarak mantık yapısı verilmektedir. Bunlara cevap verilmesi bu yazının amacının dışındadır.
[4] İlletlerin tesbiti, Usul-i Fıkıh kitaplarında "mesâliku'l-ille" diye isimlendirilen metotlarla yapılır. İbarelerin gramatik yapısından, başka birtakım özelliklerine kadar birçok husus burada belirleyici rol oynar. Ayrıntı için Usul kitaplarına başvurulabilir.
[5] "Yenihlikçi" yaklaşım tarafından "parçacı" olmakla suçlanan bu metot, aslında hükme medar olan illetin tesbitine dayanması bakımından ahkâmın dayandığı temelin belirlenmesinde en sağlam metottur. Zira bu metot sayesinde bir hükmün niçin vaz edildiği tesbit edilir ve aynı özellikteki diğer konular hakkında da rahatça aynı hükmün yürütülmesi temin edilir. Hz. Peygamber ((S.A.V)) de dahil olmak üzere İslam'ın ilk dönemlerinden itibaren kullanılmış olan Kıyas metodu, ehil kimseler tarafından uygulandığında nassların lafzına ve ruhuna en uygun hükümlerin verilmesinin de bir garantisidir.
[6] Zira Malikî mezhebinde tali bir delil olarak kabul edilen "maslahat", hiç bir zaman nassların önüne geçirilmemiştir. İslam aleminde ilk defa Hanbelî mezhebine bağlı olduğu söylenen ve hakkında pek ağır ithamlar yapılmış bulunan Necmuddîn Süleyman b. Abdilkavî et-Tûfî tarafından nassların önüne geçirilecek derecede çerçevesi geniş tutulmuş olan maslahata böyle bir fonksiyon tanınacak olursa, insanların faydası, Yüce Allah'ın, nasslarda ifadesini bulmuş olan iradesinin önüne geçirilmiş olur. Bu da, Yüce Allah'ın, insanların maslahat ve menfaatini bilemediği gibi çok tehlikeli bir sonuca kapı açar. Oysa kulların gerçek maslahatı, nassların belirlediği hükümlere aynen uymakta saklıdır.
Öte yandan burada, insanların maslahat ve menfaatini tesbitte, bilgi ve faaliyet alanı sınırlı olan insan aklından başka hiçbir belirleyici yoktur. Yanılmak ve hata yapmakla malul olan insan aklının tesbit ettiği maslahat, özellikle modern dünyaya hakim olan "değişim" anlayışı doğrultusunda sürekli olarak değişik veçheler gösterecektir. Dolayısıyla bu noktada bugün doğru dediğimize yanın yanlış deme garabetine düşmekten bizi kim koruyabilir?
[7] Biz, İmam eş-Şâfi'î'nin İcma konusundaki görüşünü ve İcma hakkındaki spekülasyonları, "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi" adlı çalışmamızın I. (19 numaralı yazı) ve II. ciltlerinde (10 numaralı yazı) etraflıca ele almıştık. Dileyen oralara başvurabilir.
[8] Bkz. Yaşar Nuri ÖZTÜRK, "Kur'an'daki İslam", 224; Hasan Hanefî, "İslâmiyât" dergisi, 1/4, Ekim-Aralık, 1998, 224.
Yaşar Nuri öztürk, Ümmet hakkındaki bu görüşünü İbn Manzûr'un "Lisânu'l-Arab"ına ("Ümmet" maddesi) dayandırmaktadır. Oysa adı geçen eserde Ümmet'in İslamî literatürde bu anlama geldiğini gösteren herhangi bir ifade mevcut değildir.
[9] Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
palestine
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 13 Aralık 2005, 22:52:11
Administrator
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 4188
ümmet nerede
Alıntı sahibi: "Kuteybe"
[9] Burada "yorum" kelimesini bilinçli olarak kullanmıyoruz. Bkz. "Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi", II, 68 (3 numaralı yazı, 27 numaralı dipnot).
Bu eseri okudum. Tenkıd edılen kıtabı da. Şunu dıyebılırım kı Ebu Bekir Sifil hocamızın tenkıd etmiş oldugu eser daha sağlam ayaklar uzerınde duruyor.
Tenkid olsun diye tenkid yazmamak lazım.
Allah hepısınden razı olsun
Logged
Hiçbir şeye taraf olmayan bir adam, herhangi birşey için yıkılacaktır
“Sözcükler fikirleri asmaya yarayan çengellerdir”
www.milligazete.com.tr
,
www.ajans5.com
Kuteybe
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 13 Aralık 2005, 22:54:50
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
Amin..
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
akhenaTon
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 13 Aralık 2005, 23:14:57
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1155
Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor?
sendeoku kardeş cevabı vermiş saten...
cümlemizden Allah razı olsun inş.
selam ve dua ile
Logged
“Gösteri çağı, ideolojinin yerine kozmetiğin geçtiği, hakikatin imaja yenik düşerek içeriksizleştirilip eğlenceliğe çevrildiği, muhakemenin kaybolduğu bir çağdır.”
(Neil Postman)
abdullahahmed
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 11:58:05
Forumdan Atıldı
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 346
DÖRT MEZHEPTEN BELLİ BİR MESHEBİ TAKLİT ETMEK NE VACİPTİR, NE DE MENDUPTUR...
Mezhepler , müçtehidlerin görüşleri, bazı meselelerdeki anlayış ve içtihadlardan ibarettir. Ne Allah nede Rasulü bu görüş, anlayış ve içtihatlardan birine uymayı kişiye farz kılmaz. Çünkü bu görüş, anlayış ve içtihatlarda doğrular olduğu gibi hatalarda vardır. Sadece doğru olan hiç hata bulunmayan görüş Rasulullah’dan sabit olandır. Müçtehitlerin çoğu, bir meselede görüş beyan ettikten sonra gerçek ortaya çıktığında gerçeği benimseyerek eski görüş ve içtihatlarından vazgeçmişlerdir. (Yani mezheplerde bazı meseleler sadece rey ile söylenir.Bunlar haklarında nas bulunmayan içtihati meselelerdir ki, uymak vacip değildir.Zanınca sıhatli (doğru) oluşu galip gelirse ancak o zaman uymak vacip olur.)
Her meselede sadece bir meshebe bağlanmanın gereği ve zorunluluğunu savunan bir kimse mutaassıp ve hatalı görüşlü olup her şeyi körü körüne taklit eden birisidir. Bu kişi dinini parçalayan insanları guruplara ayıran kişilerden biridir. Allah ise dininde tefrika ve parçalanmayı yasaklamıştır. Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve Allah'a ortak koşanlardan olmayın.Müşrikler dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Bunlardan her fırka kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.(rum 31/32)
. İslam dini tek bir dindir. Onda Rasulullah’ın gösterdiğiyol ve siretten başka uyulması gereken mezhep, tarikat ve yollar yoktur. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Ey Muhammed, de ki; "İşte benim yolum budur, ben inandırıcı kanıtlar göstererek insanları Allah'a çağırırım. Bana uyanlar da öyle yaparlar. Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutarım. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim.(Yusuf 108)
. Bu mezheplerde mukallidler (taklitçiler) tarafından kendi mezhebi lehine ortaya atılan bilgisizce münakaşa ve müdahaleler çoğaltmıştır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız
(ALİ İMRAN 103.)
Logged
Niçin Cezalandırıldım.
abdullahahmed
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 12:03:06
Forumdan Atıldı
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 346
BELLİ BİR MEZHEBE BAĞLANMANIN GEREKLİ OLDUĞU SÖZÜNÜN ASLI SİYASİDİR...
Bu söz siyasi gerçeklerle, zamanla ortaya çıkan gelişmelere, nefsani duygulara ve isteklere dayanır. Akıllı olan bir kişi bilir ki, gerekli olan HAKKI bilip onunla amel etmektir. Bilinmesi gereken gerçek mezhep ve tabi olunacak yol, ancak Rasulullah’ın yoludur. Bundan gerisi batıl ve şeytanın aldatmacasıdır. Rasulullah kendisine uyulması farz olan en büyük imam(önder)’dir. Sonra hulafe-i raşidin’in yoludur. Rasulullah’tan başka hiç kimse, sadece kendisine uyulmasını emredemez. Allah onun hakkında şöyle buyuruyor; ”Rasul size ne verdiyse onu alın. Neyi yasak ettiyse ondan kaçının. Allah’tan korkun çünkü Allah’ın azabı çetindir.”(HAŞIR 7) Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim ve Hulaf-i Raşidinin yoluna uyunuz.” (Sahih-i Buhari 1/83) İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve diğer mezhep imamları “Benim sözümüzü alınız” veya “Benim mezhebimi kabul ediniz”dememiştir. Hatta Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de böyle bir şey söylememiştir. Bilakis onlar, böyle bir şeyden nehyetmişlerdir, işin aslı böyle olunca, bu mezhepler nereden çıktı, niçin yayıldı?? Düşünecek olursak bu mezhepler veya mezhepçilik Ashab, Tabiin, Tabeu’t- Tabiin’den sonra yayıldı. Mezheplere bağlanma, ancak zalim emirler, cahil idareciler, tağutlar ve sapık belamlar (sapık alimler) tarafından gerekli görüldü.
Logged
Niçin Cezalandırıldım.
Kuteybe
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 18:01:39
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
Alıntı sahibi: "abdullahahmed"
DÖRT MEZHEPTEN BELLİ BİR MESHEBİ TAKLİT ETMEK NE VACİPTİR, NE DE MENDUPTUR...
Mezhepler , müçtehidlerin görüşleri, bazı meselelerdeki anlayış ve içtihadlardan ibarettir. Ne Allah nede Rasulü bu görüş, anlayış ve içtihatlardan birine uymayı kişiye farz kılmaz. Çünkü bu görüş, anlayış ve içtihatlarda doğrular olduğu gibi hatalarda vardır. Sadece doğru olan hiç hata bulunmayan görüş Rasulullah’dan sabit olandır. Müçtehitlerin çoğu, bir meselede görüş beyan ettikten sonra gerçek ortaya çıktığında gerçeği benimseyerek eski görüş ve içtihatlarından vazgeçmişlerdir. (Yani mezheplerde bazı meseleler sadece rey ile söylenir.Bunlar haklarında nas bulunmayan içtihati meselelerdir ki, uymak vacip değildir.Zanınca sıhatli (doğru) oluşu galip gelirse ancak o zaman uymak vacip olur.)
Her meselede sadece bir meshebe bağlanmanın gereği ve zorunluluğunu savunan bir kimse mutaassıp ve hatalı görüşlü olup her şeyi körü körüne taklit eden birisidir. Bu kişi dinini parçalayan insanları guruplara ayıran kişilerden biridir. Allah ise dininde tefrika ve parçalanmayı yasaklamıştır. Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve Allah'a ortak koşanlardan olmayın.Müşrikler dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Bunlardan her fırka kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.(rum 31/32)
. İslam dini tek bir dindir. Onda Rasulullah’ın gösterdiğiyol ve siretten başka uyulması gereken mezhep, tarikat ve yollar yoktur. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Ey Muhammed, de ki; "İşte benim yolum budur, ben inandırıcı kanıtlar göstererek insanları Allah'a çağırırım. Bana uyanlar da öyle yaparlar. Allah'ı her türlü noksanlıktan uzak tutarım. Ben Allah'a ortak koşanlardan değilim.(Yusuf 108)
. Bu mezheplerde mukallidler (taklitçiler) tarafından kendi mezhebi lehine ortaya atılan bilgisizce münakaşa ve müdahaleler çoğaltmıştır. Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılınız sakın ayrılığa düşmeyiniz, Allah'ın size bağışladığı nimeti hatırlayınız. Hani bir zamanlar düşman olduğunuz halde O, kalplerinizi uzlaştırdı da O'nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Hani siz bir ateş kuyusunun tam kenarındayken O sizi oraya düşmekten kurtardı. Allah size ayetlerini işte böyle açık açık anlatır ki, doğru yolu bulasınız
(ALİ İMRAN 103.)
Bismillahirrahmanirrahim..
Saygıdeğer kardeşim.. Belki tesbitlerinizde haklısınız fakat teşhiste yanlışlarınız var.. Şöyle ki:
Zaten Ehli Sünnet vel cemaat mezheplerinin dördüde Allah ve Resülünün yolundadır. Hiçbir müctehid bile bile kurana veya sahih sünnete ters bir ictihatta bulunmazlar, bulunmamışlardırda. Eğer bir hadis ile amel etmeyi terk etmişlerse, ya mevcut hadisten aynı konuyla ilgili daha sağlam kaynaklara dayanan bir hadis vardır yada söz konusu rivayet amel edilemeyecek kadar zayıf durumdadır..
Bilindiği gibi ictihatların bir çoğu Kuran ve sünnette açıkça belirtilmeyen hususlar hakkındadır. Yani avam bunları rahatça bulup çıkaramaz.. Böylesi konularda fetva için fakihlere başvurur. Karşılaşılan yeni durumlarla ilgili mevzuda böyledir. Avamın böyle bir durumda müctehidin fetvasına uyması gerekir.. Aksi takdirde kafasına göre bir hüküm çıkaracaktır ki bu takdirde Allahu Teala (c.c ) nın ayetinde olduğu gibi din parça parça bölünmüş her kafadan bir ses çıkmış olacaktır..Biz bu meseleleri daha önce foruma eklemiş bulunuyoruz:
Bkz:
http://www.imamhatip.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=14065&highlight=
http://www.imamhatip.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=13485&highlight=
Her meselede bir müctehidi yada mezhebi taklit meselesine gelince, takdir edersiniz ki müctehidlerin kendilerine göre bir metodları vardır. Mesela bir hadis ile hangi durumlarda amel edilip edilmeyeceği, yada onun sahih olup olmadığı konusunda ki ilmi görüşlerdir. Bu ilme usülü fıkh denir. Böyle bir kişinin herhangi birini taklit etmeye ihtiyacı yoktur. Ama avam için taklit vaciptir. Bir meselede bir müctehidin görüşünü başka bir meselede başka bir müctehidin görüşünü almak ise, tam anlamıyla bir üsülsüzlüktür.. Bunu eleştirmek kişinin ilmi seviyesinin ne denli düşük olduğunu gösterir. Ve zannımca butürlü söylemler, ilmi değil hissi yaklaşımladır..
Bir insan mezhebini değiştirebilir. Eğer biz din eşittir mezhep desek bunu haram sayardık. Verdiğim linklerde bu konuda açıklanmıştır. Ama avamın sebebsiz yere butür şeyler yapması ilmin vakarına yakışmayacağı ve bu işin oyuncak haline getirilmesinin önlenmesi için hoş görülmemiştir.. Mezhep değiştiren alimler vardır.
Zaten 4 mezhebi inkar edenlerin durumları tetkik değildiğinde görüyoruz ki bu tür insanlar bircok meselede bidatlara dalmıştır.. Hatta itikadi noktalarda bile sapmalar baş göstermiştir.
Benim üstüne basa basa durmak istediğim nokta şudur..
Allah rızası için hepimiz art niyetlerden sıyrılıp (nefsimde dahil) hakkı aramaya koşalım. Bunu bizzat rabbimizden talep edelim.. İnşAllah Rabbim hepimizi doğru yola iletsin.
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
Kuteybe
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 18:14:43
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
Alıntı sahibi: "abdullahahmed"
BELLİ BİR MEZHEBE BAĞLANMANIN GEREKLİ OLDUĞU SÖZÜNÜN ASLI SİYASİDİR...
Bu söz siyasi gerçeklerle, zamanla ortaya çıkan gelişmelere, nefsani duygulara ve isteklere dayanır. Akıllı olan bir kişi bilir ki, gerekli olan HAKKI bilip onunla amel etmektir. Bilinmesi gereken gerçek mezhep ve tabi olunacak yol, ancak Rasulullah’ın yoludur. Bundan gerisi batıl ve şeytanın aldatmacasıdır. Rasulullah kendisine uyulması farz olan en büyük imam(önder)’dir. Sonra hulafe-i raşidin’in yoludur. Rasulullah’tan başka hiç kimse, sadece kendisine uyulmasını emredemez. Allah onun hakkında şöyle buyuruyor; ”Rasul size ne verdiyse onu alın. Neyi yasak ettiyse ondan kaçının. Allah’tan korkun çünkü Allah’ın azabı çetindir.”(HAŞIR 7) Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Benim ve Hulaf-i Raşidinin yoluna uyunuz.” (Sahih-i Buhari 1/83) İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii ve diğer mezhep imamları “Benim sözümüzü alınız” veya “Benim mezhebimi kabul ediniz”dememiştir. Hatta Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer de böyle bir şey söylememiştir. Bilakis onlar, böyle bir şeyden nehyetmişlerdir, işin aslı böyle olunca, bu mezhepler nereden çıktı, niçin yayıldı?? Düşünecek olursak bu mezhepler veya mezhepçilik Ashab, Tabiin, Tabeu’t- Tabiin’den sonra yayıldı. Mezheplere bağlanma, ancak zalim emirler, cahil idareciler, tağutlar ve sapık belamlar (sapık alimler) tarafından gerekli görüldü.
Mezheplere bağlanmayı gerekli gören alimlere sapık demeniz ve belamlıkla suçlamanız bizde çok büyük bir haksızlık.. Bunun vebali bence çok büyük.. Bilakis mezhepsizliği yaymaya çalışan bugünkü Suudi idaresi tagut hükümetidir. Müslümanların mallarını Amerikaya peşkeş çekmekte ve idarecileri amerikanın uşaklığını yapmaktadır. Allahın saltanatlarını devirsin..
İslam dışı fikirlerin yayılması ile ve mutezile, mürcia, şia, kaderiyye, gibi mezheplerin çıkması ile hak dini temsil edenlerin bulunduğu kesimde ehli sünnet vel cemaat adını almıştır.
Fırkaların çıkması kaçınılmazdı. Çünkü peygamberimiz bunun olacağını daha önce söylemiş ve bize yapmamız gerekeni göstermiştir. Hak yolda olacak taifeyi ise ehli sünnet olarak belirlemiştir.. Fakat vahabiler bugün ehli sünnet adı altında bidatlerini yaymaya çalışmaktadırlar..
Bu ingilizlerin çıkarmış olduğu bir oyundur. Amaç müslümanların parçalanmasını sağlamaktır (guya müslümanları mezhepleri parçalıyormuş, halbuki bizim böyle bir derdimiz yok). Böylelikle müslümanların kökleriyle bağını koparacaklar, ve müslüman halkın direnişini kırmayı başaracaklardı. Malesef bundada etkili oldular..
Bu cahiller Osmanlı hilafetine karşı isyan etmiş, ve ingilizlerin desteği ile söz konusu tagut hükümetlerini kurmuşlardır.
Linkini verdiğim adresten bir alıntı:
Fatimiler sapık anlayışlarını İslam coğrafyasında ikame edebilmek için yeni içtihatlarla İslam irfanını sarsmayı/yıkmayı denediler. Namaza, oru-ca, hacca… dair Kur'an ve Sünnet'e muhalif görüşler ileri sürdüler. Ma'şeri vicdanda meşruiyet kazanabilmek için de içtihat kavramının arkasına sığındılar. Karşı duranları siyasi nüfuzlarıyla susturma yoluna gittiler. İlmen ve siyaseten anarşist bir yapılanma içerisinde oldular. Onların bu saldırı-larına karşı Sünnet ve Cemaat alimleri bir taraftan İçtihadın Kur'an ve Sünnet'ten neşet etmesi gerektiğini, diğer taraftan ise sahih fıkhi birikimin İslam'ın temel esaslarına dair yeni şeyler ortaya koymayı zaid kıldığını söylediler. Değişen zamana göre fikhi hükümlerin değişmeyeceğini bilakis İslam'ın bütün zamanları kendi değerleri doğrultusunda değiştirmeyi talep ettiğini ilan ettiler ctihat Neyin Bahanesi
Fatimilerde olduğu gibi sahih İslami geleneği devre dışı bırakmak isteyenler hep içtihat bahanesiyle emellerine ulaşmak istemişlerdir. Çünkü sapık görüşlerin Müslümanlar tarafından benimsenmesinin yegane yolu onların içtihat olduğunun kabulüne bağlıdır.
Avamın yeni anlayışları neden, niçin gibi soru kipleriyle sorgulamaları "bu bir içtihattır" ifadesiyle geçiştirilmeye çalışılmıştır. Muhakkak ki içtihadın ihtiyaç halinde yapılması bir zarurettir. Bu yüzden taklit devri de dahil tarih boyu bütün fakihler kesintisiz içtihat etmişlerdir. Fakat müçtehit imamlar bunu "müstakil müçtehit" kimliğiyle sonrakiler ise "müntesip müçtehit" zarfı içerisinde yapmışlardır. Ayrıca ictihadın meşru ve muteber olabilmesi için "ehlinden sadır ve mahalline masruf olması" gerekir. İlmi ehliyetten yoksun olanların din adına ahkam kesmeleri muhkem ayetlerle tayin edilen hususlarda içtihada tevessül etmeleri imar adı altında işlenen yıkımdan başka bir şey değildir. Mezhepler tarihi bu hükmün en canlı şahididir. Kaderiye'den Cebriye'ye Mutezile'den Hariciler'e tarih mezhep mezarlığıyla doludur. Bütün bunların arka planında ise ehliyet ve liyakat fukarası insanların içtihat adı altında sarf ettikleri sapık görüşler yatmaktadır.
Yeni hezeyanların tedavüle çıkması ve İslam coğrafyasında makes bulmasının yegane yolunun içtihadı teşvik, taklidi ise men etmekten geçtiğini bilen dış güçler; istila ettikleri bölgelerdeki alimlere "İslam donuk bir dindir. Müslümanların perişan halleri taklidi meşru kabul etmelerinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş ise kapsamlı bir içtihat hareketiyle mümkündür." şeklinde telkinlerde bulundular.
Batılı adam tahrif etmek istediği dinin bünyesine kendi ideolojisini yerleştirebilmek için İslam coğrafyasının her tarafında içtihat propagandası yaptı. Öyle etkili oldu ki kısa zamanda Ehl-i Hadis'ten Ehl-i Kur'an'a kadar sahih İslami geleneği reddeden bir sürü hareket zuhur etti. Mevcut/meşhur dört mezhebi tanımayan Ehl-i Hadis'in teşvikiyle alim-cahil herkes içtihat yapmaya yöneldi. Mısır'lı Şeyh Meraği öylesine ileri gitti ki içtihat için Arapça bilmenin dahi şart olmadığını ileri sürdü. Ondan cesaret alan devrin Mısır'daki İngiliz büyük elçisi banka ile ilgili meselelerde içtihat etti. Müslümanların Ebu Hanife'yi taklit etmesine tahammül edemeyenler Hıristiyan bir sefirin içtihatlarına sessiz kalarak cevaz verdiler.
DELİLLER
Taklide karşı tavır alanlar arasında özellikle Mutezi-le'nin Bağdat ekolü, İmamiye'nin bir grubu, Zahiriler ve bu mezhebi eserleriyle günümüze taşıyan İbn Hazm (ö.456/1064) önemli bir yer tutmaktadır.41 Çağımızda bu anlayışın en önemli temsilcileri "selefi" olduklarına vurgu yapan kişilerdir. "Ben Ezher'de bir çok müçtehit görüyorum ki; taklit kendilerine haramdır." Diyen Mısır'ın "Muslih-i Kebir"i! Şeyh Meraği'den, "Hanefi ya da Şafi olmak Muhammedi olmaya engeldir." Diyen Hocendi'ye, Şeyh Nasırüddin'den "Ehl-i Hadis" bağlılarına kadar yığınla insan taklidin haram olduğunu iddia etmektedir.
Bunların karşısında ise güneş gibi bedihi deliller ve taklidin caiz olduğunu bizzat taklit ederek gösteren meşhur dört mezhebin fakihleri vardır.
Taklidin caiz olduğunu gösteren deliller o kadar açık ki onları görmek değil görmemek özel bir gayret ister. Ne ki İslam'ın sağlam bünyesini sarsmayı amaç edinenler bunları perdelemenin peşindedirler. İşte buyurun naklin ve aklın cephesinden avamın müçtehidi taklit etmesinin gerekliliğine şahitlik eden deliller:
Ehline Sorun
Kur'an'ı Kerim, alimlerin Allah ve Rasülü'nden sonra başvurulması gereken yegane otorite olduğunu belirtir.42 Nitekim, konuyla alakalı bir ayette Cenab-ı Hak43 "Eğer bilmiyorsanız bilgi ehline sorun" 44 buyurmaktadır. Bu ayet, mükelleflerin bilmedikleri konuları ehline sormalarını amir mutlak bir emirdir.45 Ayete rağmen bütün insanları, dini meselelerin tamamını içtihat ederek öğrenmeye davet etmek Kur'an'ı anlamamada ısrar edişten neşet eder ki çaresi ıslahı hal ve etraflı bir tedrisattır.
Allah Rasulü ((S.A.V).), avama marifete ulaşmanın usulünü anlatırken bilenlere sorup-öğrenmelerini tavsiye etmektedir. Nitekim, başından yaralanan bir sahabiye, guslün gerekli olduğunu söyleyerek ölümüne sebep olanlara şöyle buyurmuştur: "Madem ki bilmiyorlar bilenlere sorsalar ya! Meramını anlatamamanın ilacı, sormaktır."46
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
selmanmemis
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 18:40:53
Ziyaretçi
Selamun aleykum
Allah razı olsun gerekeni yazmışsın Kuteybe kardeş
İznin olursa yeri gelmiş Mehmed Şevki Eygi' nin bir yazısını paylaşmak isterim..
"
İBN SEBE’İN YOLUNDAN GİDENLER
İSLAM tarihinde zuhur eden ilk büyük fitne ve fesat hareketi Hulefa-i Râşidîn’in üçüncüsü Hazret-i Osman Zinnureyn Hazretlerinin hilafeti zamanında, yalancıktan ihtida etmiş Yahudi Abdullah ibn Sebe’ tarafından çıkartılmıştır. O günden beri, fitneler, fesatlar, sapıklıklar, bozukluklar, suikastlar devam etmektedir. Zamanımızda bunlar yoğunlaşmış ve şiddetlenmiştir.
İbn Sebe’in İzinden Gidenler Neler Yapmak İstiyorlar?
(1) İslam’ı bozmak ve tahrif etmek istiyorlar.
(2) Bu maksatla dinde reform yapmak istiyorlar. Asliyetini kaybetmiş, tahrife uğramış, kutsal metinleri kaybolmuş, bozulmuş bâtıl dinlerde reform yapılması tabiî görülebilir ama İslam dini gibi ilâhî, kutsal kitabı indirildiği gibi korunmuş olan bir dinde reform yapılmasını istemek akılla, mantıkla, iz’anla, vicdanla uyuşacak bir şey değildir. Kur’an-ı Kerim Allah kelamıdır. O’nun kesin âyetlerinde ve hükümlerinde nasıl reform yapılabilir? Peygamberimizin mütevâtir ve sahih hadislerindeki hükümler nasıl yürürlükten kaldırılabilir veya değiştirilebilir? İslam’da reform istemek, Allah’ın yanıldığını, Peygamberin yanıldığını iddia etmek demektir ki, böyle bir şey küfür yani apaçık gerçeklerin örtülmesi ve inkârı mânâsına gelmez mi?
(3) Hak fıkıh mezheplerinin, tek kelimeyle fıkhın inkârı, mezhepsizlik de büyük fitne ve fesatlardandır. Kur’an-ı Kerim elbette bütün Müslümanların kutsal kitabıdır. Yine Peygamberimizin, hadislerini ellerinden geldiği kadar bütün Müslümanların okumaları gerekir, ancak kıraat (okuma) başka şeydir, bunlardan fıkıh hükmü çıkartmak başka şeydir. Kur’an’dan ve hadislerden din, Şeriat, fıkıh hükmü çıkartabilmek için birtakım ilimleri okuyup, sonra onlardan imtihan verip, diploma ve icazet alıp din âlimi sıfat ve unvanını kazanmış olmak gerekir. Âlim olmayanlar Kur’an’ı, hadisleri okurlar, lâkin bunlardan Şeriat, fıkıh hükümleri çıkartamazlar. Mezhepsizler bu kaideyi inkâr ediyorlar ve şöyle diyorlar: “Dinimizin iki temel kaynağı Kitab ve Sünnet’tir. Her Müslüman bunları okur, kendi kafasına göre din ve fıkıh hükmü çıkartır…” Ne kadar yanlış bir düşünce!.. Böyle bir şey dinin yıkılmasına, dini hükümlerin ayağa düşmesine, oyuncak edilmesine sebebiyet verir. Zamanımızda birtakım İbn Sebe’ takipçileri “Ebu Hanife de bizim gibi bir insandı. O nasıl Kur’an’dan ve Sünnet’ten hüküm çıkartmışsa, biz de çıkartabiliriz” diyorlar. Ne küstahça düşünce!.. Ne büyük kendini bilmezlik!.. Bu adamlar dinde anarşi çıkartmak istiyorlar.
(4) İbn Sebe’in yolundan giden reformcular, yenilikçiler itikad konusunda da Müslüman halkın ve bilhassa gençliğin kafalarını karıştırıyorlar. Sahih itikad, Ehl-i Sünnet ve Cemaat itikadıdır. Her Müslüman, kaynaklardan bu itikadı kendi kafasına göre çıkartamaz. Selef-i salihînden sonra İslam dünyasında iki büyük itikad imamı (büyük âlimi, önderi) zuhur etmiştir, İmam-ı Eş’arî ve İmam-ı Maturidî. Müslümanların bu büyük kişilerin derleyip toparladıkları itikad sistemini kabul etmeleri gerekir. Bunları beğenmeyenlerin, inanç konusunda ne büyük vartalara düştüklerini görüyoruz. Allah’a cisim isnat edenler; Allah’ın yüzü, eli, ayağı vardır diyenler, Allah semâda oturuyor diyenler; hepsi muhterem olan Ashâb-ı Kirâma dil uzatanlar; müteşabih âyetleri yanlış ve bâtıl şekilde yorumlayanlar. Maalesef bilhassa yirminci asırda itikad konusunda çok olumsuzluklar görülmüştür. Bunlardan korunmanın tek çaresi Ehl-i Sünnet itikadını bütün olarak kabul etmektir.
(5) Son birkaç yıl içinde Yahudi ve Hıristiyan dünyası İslam’ı değiştirmek, ılımlı hale getirmek, light bir İslam çıkartmak, işlerine gelmeyen hüküm ve müesseselerini kaldırmak üzere sistemli bir şekilde harekete geçmişlerdir. Onların ilk yıkmak istedikleri İslamî hüküm ve inanç “İslam’ın yegâne hak din olduğu” inancıdır. Bu hususta Kur’an’da sarahat vardır, âyette “Allah katında (hak) din İslam’dır” buyurulmaktadır. Kur’an’a göre Allah, İslam’dan başka bir dini kabul etmez. Kurtuluş, necat, felah, ebedî saadet İslam’la olur. Bir insana, Muhammed aleyhisselâmın risaleti, tebligatı, getirdiği din ulaşsa ve o kişi bunu kabul etmese, yalanlasa, “Peygamber, gerçek peygamber değildir, yalancıdır; Kur’an, Allah’ın gönderdiği hak kitap değildir; İslam, hak din değildir. Ben bunları kabul etmiyorum, bunlara iman etmiyorum…” dese gerçeği inkâr etmiş olur. Zamanımızda, İbn Sebe’in yolundan giden birtakım adamlar bu temel gerçeği inkâr ediyorlar, Hazret-i Muhammed’e “yalancı”, Kur’an’a “düzmece kitap” diyenlerin de cennete gireceklerini iddia ediyorlar. Son zamanların en büyük fitne ve fesadı bu olsa gerektir.
(6) İslam dininin birtakım muhkem, çok açık, çok belli, çok kesin hükümleri ve kuralları vardır. Bunlarda Müslümanlar arasında ihtilaf yoktur, kesin bir ittifak vardır. Bir kısım reformcular, yenilikçiler, değişimciler bunları da inkâra yelteniyorlar. Bazıları İslam hanımları ve kızları için tesettür gerekli değildir diyorlar. Başkaları, oruç tutmak mecburî değildir, canı oruç tutmak istemeyen fidye verebilir diyorlar. Bu gibi görüşler, mütalaalar, yorumlar Yüce İslam dinine aykırıdır. Bunlar büyük fitne fesattır. İmanını, ebedî mutluluğunu korumak isteyenler bu gibi fitne ve fesatlardan uzak durmalıdır.
İbn Sebe’ ile başlayan fitne ve fesat hareketleri Müslümanları bölmüş, Ehl-i İslam’ın birbiriyle savaşmasına yol açmış, ümmet birliğinin belini kırmıştır. Aklı, mantığı, iz’anı, vicdanı olan Müslümanların, birliği bozucu, din kardeşliğini sarsıcı bu gibi hareket ve cereyanlardan uzak kalmaları gerekir.
Dinde Birlik İçin Nelere Dikkat Edilmelidir?
1. İtikad yani inanç konusunda kendi kafasından hüküm çıkartmayacak, kendine mahsus bir mezhep ve meşrebi olmayacak; Ehl-i Sünnet mezhebine ve ulemasına tâbi olacaktır. Böylece ihtilaf ve tefrika önlenmiş olur.
2. Fıkıh konusunda dört hak mezhepten birini bütünüyle kabul edecek ve uygulayacaktır.
3. Mezheplerin hükümlerini birbirlerine karıştırarak uygulamayacaktır, yani telfik-i mezâhib yapmayacaktır. Hanefî ise Hanefî, Malikî ise Malikî, Şafiî ise Şafiî… Ancak çok zarurî hallerde, gerçek ve sahih müftülerin fetva ve ruhsatıyla bir defaya mahsus olmak üzere başka bir mezhebin hükmüyle amel edilebilir. Lakin her hal u kârda kendi kafasına göre böyle bir şey yapamaz. Meselâ bir Hanefî Müslüman, midye, ıstakoz, yengeç, karides, deniz kaplumbağası yemek için Şafiî mezhebini taklid edemez. Böyle bir şey dini oyuncak etmek olur, maskaralık olur.
4. Kur’an-ı Kerim’i tefsir etmek (yorumlamak) için gerekli olan on beş ilmi hakkıyla okumamış, icazet almamış, müfessir unvan ve sıfatını kazanmamış kimseler, Kur’an-ı Kerim’den kendi kafalarına, hevalarına göre hüküm çıkartmayacaklardır. Böyle bir şey Kur’an’a saygısızlık ve ihanet olur. Hiç Arapça bilmeyen, elifi görse mertek zanneden cahil kimselerin Kur’an tercümeleri, Kur’an meâlleri ve Türkçe tefsirleri okuyarak Yüce Kitabımızdan hüküm çıkartmaya yeltenmeleri, ona kendi kafalarından mânâ vermeye yeltenmeleri ne kadar acınacak, ne kadar gülünç, ne kadar sorumsuzca bir iştir. Aklı başında bir Müslüman asla böyle bir şey yapmaz.
İslam dininde esas olan, bu yüce dini, Hz. Peygamber’in ve Ashâbının anladığı ve anlattığı şekilde öğrenmek ve anlamaktır. Bunun için, Hz. Peygamberin vekilleri, vârisleri, halifeleri olan icazetli Sünnî âlimlere tâbi olmak gerekir.
İslam dinini müsteşriklerin (oryantalist, doğu bilimci), İbn Sebe’ partizanlarının, heves ve hevalarına tâbi olanların anlattıkları şekilde anlamaya çalışanlar, hiç şüphe yok ki, çok yanlış bir yoldadırlar. Bir müsteşrik düşünelim: Mükemmel Arapça biliyor, din ilimlerini öğrenmiş, Kur’an’ı ve hadisleri incelemiş; fakat iman etmemiş. Bu adam için “O İslam’ı anlamıştır” diyebilir miyiz? Hayır, o İslam’ı anlamamıştır. Anlamış olsaydı iman ederdi. Binaenaleyh hiçbir mümin, hiçbir müslim bu gibi bilginlere tâbi olamaz, dini onların anladığı ve anlattığı şekilde kabul etmez. Aksi takdirde sapıtır.
Müslümanlar paramparça olmuşlardır, bir sürü fırka, zümre ve cemaat türemiştir. Bunlar birbirleriyle çekişip durmaktadır, öyleleri vardır ki, ya dünya menfaatleri yüzünden, ya beyinsizlikleri dolayısıyla gayr-i müslimlere hizmet etmektedirler. Bu tefrika, bu parçalanmışlık ümmet birliğine büyük zarar vermektedir. Böyle bir durumda aklı başında her Müslüman gerçek din âlimlerine tâbi olur.
Sonuç
Mezhepsizlik, telfik-i mezâhip, reformculuk, diyalog ve tolerans ideolojisi, dinde yenilik ve değişim, Kur’an âyetlerini kendi kafasına göre yorumlama, hadislerin bir kısmını inkâr, diğer kısmını kendi heva ve hevesine göre tefsir etme gibi cereyanlar imana zarar verir, ebedî saadetin yolunu kapatır. Bunlardan uzak kalmalıyız. Bir Müslümanın müctehid mezhep imamlarına, iki büyük itikad imamına, müceddidlere, fukahaya, ulemaya tâbi olması, bağlanması en büyük şereftir. Bunları inkâr etmek, bunlardan kopmak, din için en büyük tehlike, tehdit ve bid’attir.
"
Logged
palestine
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 19:25:24
Administrator
Ordinaryus
Offline
Mesaj Sayısı: 4188
ümmet nerede
[align=justify]Mehmed Şevket Eygi Hocamı severım... Allah razı olsun da Bu Hak mezhep nedir ?
Hek mezhepler nedir ? Benım bıldıgım kadarıyla tek hak olur!
Hem hangı ımam benım mezhebım hak demiş? Birde İmamlar ( Allah razı olsun ) araştırmışlar bızım gorusumuz bu demişler. Kesın bu dememişler. Hal bu ıken onlardan sonra gelenler neden en doğrusu budur demişler?
Belki bizim içinde mezhepsiz senı diyenler olacaktır ama :haciabi: önemi var mı ?
Fiemanillah[/align]
Logged
Hiçbir şeye taraf olmayan bir adam, herhangi birşey için yıkılacaktır
“Sözcükler fikirleri asmaya yarayan çengellerdir”
www.milligazete.com.tr
,
www.ajans5.com
abdullahahmed
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 20:20:35
Forumdan Atıldı
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 346
Alıntı sahibi: "sendeoku"
[align=justify]Mehmed Şevket Eygi Hocamı severım... Allah razı olsun da Bu Hak mezhep nedir ?
Hek mezhepler nedir ? Benım bıldıgım kadarıyla tek hak olur!
Hem hangı ımam benım mezhebım hak demiş? Birde İmamlar ( Allah razı olsun ) araştırmışlar bızım gorusumuz bu demişler. Kesın bu dememişler. Hal bu ıken onlardan sonra gelenler neden en doğrusu budur demişler?
Belki bizim içinde mezhepsiz senı diyenler olacaktır ama :haciabi: önemi var mı ?
Fiemanillah[/align]
bu soruları bende soruyorum ve şöyle diyorum:
Şah Veliyyullah Dehlevi, el-İnsaf adlı risalesinde (s.68)’de ;”Şunu biliniz ki I. Ve II. Hicri yüzyılda insanlar muayyen bir mezhebi taklit etmiyorlardı. Kutu’l-Kulub eserinde, Ebu Talib el-Mekki şöyle der:”Kitap ve mecmualar sonradan çıkmıştır. İnsanların görüşlerini kabul, insanlardan birinin mezhebiyle fetva verme, her şeyde sözünü kullanıp beyan etme ve mezhep üzerine fıkıh öğrenme işi eskiden insanlarda (yani I. Ve II. Yüzyılda) yoktu. II. Asırdan sonra fıkhı tahric etme olayı çıktı. 4. Yüzyıldaki insanlar dahi bir mezhebi taklit ve onun fıkhını öğrenip beyanda bulunmak üzerinde birleşmiş değillerdi.
Dehlevi (ra), Huccetul lhi’l-Baliğa adlı değerli kitabında (1/153) mezkür sözünü zikredip şunu belirtir; “Taklit etmek haramdır. Hiçbir kimse için, delil olmadan, Peygamberden başkasının sözünü alması Allah (c.c)’un şu ayetiyle haramdır: “Rabbinizin indirdiğine uyunuz, Ondan başka kimselere tabi olmayınız”(Araf 3)Allah’tan gelen ayetlere uyunuz denildiği zaman, “biz babalarımızın bulundukları yola tabi oluruz derler.”(Bakara 17 0) Taklit etmeyenleri de şöyle derler;”Hak sözü işitip de güzellikle tabi olanları müjdele, işte Allah onları hidayete erdirmiş ve akıl sahipleri de onlardır.”(Zümer 17/18) Ve “Bir şeyde çekiştiğiniz zaman hemen onu Allah’a ve Rasulüne havale ediniz. Eğer gerçekten Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız.”(Nisa 59) demektedir. Allah, çekişilen, ihtilaf edilen bir meseleyi Kuran ve Sünet’ten gayrı bir kimseye veya kimselere havale etmeyi helal kılmamıştır. Sahabe ve Tabiin bir insanın sadece bir imamın sözüne uymasını yasaklamasının Selefi salhinin bir adeti olduğuna dair icmaları sahihtir. Bu bağlamda, kim sadecE Ebu Hanife, İmam Malik veya İmam Şafii veya diğer imamaların sadece birinin görüşlerinin tümünü alırsa, Kitap ve Sünnet’te gelen şeylere itimat etmemiş sayılır. O kişi icma-i ümmetin tümünün ilkine ve sonrakine muhalefet etmiş, övülen üç asırda kendisine bu konuda öncülük eden bir kimseyi bulamayıp, müslümanların yolunun dışında bir yola yakinen tabi olmuştur. Bu fakihlerin hepsi kendilerini ve başkalarını taklit etmeyi yasaklayıp, taklit edenlere muhalefet etmişlerdir. Bunu İmam el- İz b. Abdusselam, Kave,dü’l Ahkam fi Me salih’l-En’am adlı eserinde, Şeyh Salih el-Füllani ise İkazu Hi-memi Uli’l-Ebsar adlı eserinde zikretmiştir. (Kave,dü’l Ahkam fi Me salih’l-En’am 2-134/136)- İkazu Hi-memi Uli’l-Ebsar 77/78)
Hayret vericidir ki, yaygın bid’atçi mezhepleri körükörüne taklit edenler, delilden uzak olduğu halde mezhebe nisbet edilen görüşe uyar ve mezhebin imamının sanki bir Peygamber olduğuna inanır. Bu tutum hak’tan çok uzak sapık bir tutumdur. Tecrübeyle sabittir ki, bu taklitçiler, imamlarının hata yapacağına, her söylediğinin mutlak doğru olduğuna inanırlar. Bu durum, Tirmizi ve diğerlerinin Adiy b. Hatem’den rivayet ettiği hadisin konusuna uymaktadır:
“Rasulullah’ı; Onlar Allah’ı bırakıp alimlerini ve rahiplerini Allah’dan gayrı rab edindiler...(Tevbe 31) ayetini okurken işittim. Ona;
Ya Rasulullah! Onlar alimlerine ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı dedim. Bana:
Onlar bir şeyi helal kabul ettiğinde onu helal kabul ediyorlar, bir şeye haram dediğinde onu haram kabul ediyorlardı. Bu, onların ruhban alimlerine ibadet etmeleridir.”buyurdu.(Tirmizi 5/278-Taberani 10/81- İbn Kesir Tefsiri 2/137)
“Allah ve Rasulü bir şeye hükmettiği zaman inan erkek ve kadına artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Allah ve Rasulüne baş kaldıran apaçık bir şekilde sapmış olur.”
(Ahzap 36)
Logged
Niçin Cezalandırıldım.
Kuteybe
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 20:40:40
Doç. Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 1453
SubhanAllah! Siz bizi anlamamakta direnin bakalım.
Ebu Hanefi Allahın hangi haramını helal kılmışta ona uymak bizi onu Rab edinmeye götürsün.
İmam Malik Allahın hangi helalini haram kılmış..
İmam Şafi hangi sünneti iptal etmiş..
İmam Ahmet bin Hanbel hangi bidatı ihdat etmişte onlara uymakla ümmeti Hristiyan ve Yahudilerle bir tutuyorsunuz..
Biz diyoruz ki ictihat yetkisi avamın değil, müctehidindir. Avam kafasından ictihat edip hata ederse günahkar olur.. Bu yüzden müctehidin ictihadına uyar. Bize aynı şeyleri yazdırmayın..
Fakat Allahın haram kıldığı, faiz, içki , kumar, fuhuş gibi şeyleri helal kılan devlet adamlarına itaat ve onların bu kanunlarını kabul Onları Rab edinmektir..
Allahın farz kıldığı başörtüsü gibi emirleri haram kılan Devletin bu kanunun kabulde aynı şekilde onları Rab edinmektir.
İslam sanki namazdan, oructan ibaret.. Dağdaki çobanın hüküm çıkarmaktan ne haberi olacak ki taklit etmesin..
Bu tür sözler söyleyenlerin büyük bir kısmı ticaret hukuku, miras vs.gibi konularda Müctehid imamları taklit etmektedirler.. Tabi kafalarından din uydurmuyorlarsa o başka..
Logged
Takva elbisesini kendine bir şiar kıl, insafı elden bırakma, hakkı aramak prensibin olsun..Taassub pınarından sakın içme,konunun hakikatı anlaşıldığında onu kabul edip teslim olmaktan çekinme!
abdullahahmed
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 20:53:50
Forumdan Atıldı
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 346
Bu müctehitlerin ilki Ebû Hanife Nûman b. Sabit (R.A.)'dır. Arkadaşları Ebû Hanîfe'den aynı noktaya varan değişik ibareli çeşidi sözler rivayet etmişlerdir. Bu nokta hadislerin gereği ile amel edip ona ters düşen görüşleri terk etmektir. Bu sözlerden bazıları şunlardır:
l- "Hadis sahih olduğu zaman benim görüşüm odur."15 Ibn Âbidîn, el-Hâşiye, c.lhs.63. ile Resmu'l-Müftî, Mecmuatü Resail-î Ibn Ahidin, c.I.s.4; Şeyh Salih el-Fullanînin "îkazu'l-HimenTde, (s.63) ve îbn Abidın'in, lbnu'ş-Şahne'ye ait "Şerhu1-Hidaye'"den nakl elliğine göre şöyle deniliyor:
"Hadis sahih olduğu zaman, mezhebin görüsü ile çelişse de onunla amel edilir. Ve kişinin mezhebi hadisin hükmü olur Hadis ile amel etmek, mezhep taklitçisi kişiyi hanefi olmaktan çıkarmaz. Nitekim Ebû Hanife'den de şöyle nakl edilmiştir." Hadis sahih olunca, benim görüşüm odur." Bu sözü Ibn Abdü-Berr Ebû hanife ve diğer imamlardan rivayet emektedir. Ben de diyorum ki; "Bu onların ilim ve takvadaki olgunluklarındandır.öyle ki bu âlimler Sünnetin tamamını bilemediklerine işaret etmişlerdir. İleride geleceği üzere, imam Şafiî bunu açıkça belirtmiştir. Baron onlardan kendilerine ulaşmamış bir Sünnete ters görüşler çıkmakta ve bu durumda meseleyi öğrenince bizi Sünnete uymamızı ve asıl Onu mezhep kabul etmemizi emretmektedirler. Allah onların hepsine rahmet etsin.
2- "Nereden aldığımızı bilmedikçe, hiç kimseye bizim görüşümüz ile amel etmek helâl olmaz." ibn Abdil-Berr "el-intikâ Fî Fezaîlil-Selâseti'l-Eimmetil-Fukahas" adlı eseri, s.145.;
3- Başka bir rivayette şöyle demiştir "Dayandığım delili bilmeden benim görüşüm ite fetva vermek haramdır. "Bir rivayette de şu fazlalık vardır" Biz birer insanız. Bugün bir söz söyleriz, yarın ise ondan vazgeçeriz." Ben derim ki; çünkü imam Ebu Hanife, genellikle görüşlerini kıyasa dayandırıyor, daha kuvvetli bir kıyas ortaya çıkınca, yahut kendisine Hz. Peygamber'den bir hadis ulaşınca bunu alıyor ve önceki görüşünû terk ediyordu
4- Başka bir rivayette şöyle demiştir: "Ey Yâkûb! (Ebû Yusuf), Benden her duyduğunu yazma. Çünkü ben bugün bir görüşü benimseyip, yarın onu terk edebilirim. Yarın bir görüş sahibi olurum, öbür gün ise onu da terk edebilirim."
5- "Allah'ın Kitabına ve Resûlu'nün Sünnetine ters düşen bir söz söylediğim zaman benim görüşümü terk edin." Fullâni "el-ikaz,s.50
diğer imamklar ne demiş bak :
http://www.imamhatip.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=14260
Logged
Niçin Cezalandırıldım.
abdullahahmed
Ynt: Mezhepsizlik Hakkında -?-
: 14 Aralık 2005, 20:59:49
Forumdan Atıldı
Uzman Üye
Offline
Mesaj Sayısı: 346
Biz kesin olarak biliyoruzki Allah ve resulunün vacip kıldığı dışında vacip birşey yoktur.
Bütün alimler Allah resulüne tabi olmanın vacip olduğunu ve onun dışında herkesin sözlerinin kabulde red'de edilebileceği hususunda ittifak etmişlerdir.
Bu yüzden ümmetin ileri gelenleri ehli kitabın, rahip ve hahamlarının Allahtan başka rabler edinmesiyle benzerlik arzeden taklitteki bu aşırılığı reddetmişlerdir.
Alimlerin bir konu hakkındaki icma'ı bizim için kesin delil teşkil etmektedir.Diğerlerini bırakarak yalnızca bir alimin görüşüne sımsıkı sarılan insan, sahabelerden yalnızca bir tanesine aşırı bağlılık gösteren insanla aynı konumdadır.Ebu yusuf ve muhammed bile daha güçlü delil veya sünnet gördüklerinde imam hanefiye aykırı görüş bildirmişlerdir.
Mezhelerden birini taklit mecburiyeti kişiyi, Allahın sorumlu tutmadığı birşeyle sorumlu tutmanın diğer şeklidir.Bu tutum mezhep alimlerini hüküm koyucular ve sözlerinde doğruluğu için hüccet gerekmeyen islami deliller olarak değerlendirmeyi beraberinde getirecektir.Bu ise imamların ve alimlerin çizgisine aykırıdır.Aynı zamanda ümmetin en hayırlı nesli selefi salihinin izlediği çizgiyede aykırıdır.
Selam hidayete tabi olanlar olsun.
Logged
Niçin Cezalandırıldım.
Sayfa: [
1
]
2
3
4
5
6
7
8
...
13
Yukarı git
Favorilerime Ekle
Yazdır
« önceki
sonraki »
Gitmek istediğiniz yer:
Gitmek istediğiniz yer:
-----------------------------
Duyuru ve Bildiriler
-----------------------------
=> Davetiyeler, Duyurular
=> Ayın Üyesi
-----------------------------
İmamhatip.com Forum Genel
-----------------------------
=> Güncellik
===> Haberler
===> Genel Güncel - Alıntı
===> Yazarlar
=====> Ahmet Hakan COŞKUN
=====> Ali BULAÇ
=====> Ali EREN
=====> Fahri GÜVEN
=====> Fehmi KORU
=====> Hakan ALBAYRAK
=====> Hasan KARAKAYA
=====> İbrahim KARAGÜL
=====> İbrahim TENEKECİ
=====> Mehmed Şevket EYGİ
=====> Mine Alpay Gün
=====> Nihat GENÇ
=====> Nurettin Durman
=====> Nurettin ŞİRİN
=====> Yusuf Genç
===> Sizin Makaleleriniz
=> Eğitim
===> Yurt dışı eğitim
===> Dersâneler ve ÖSS
===> Lisans Eğitimi
===> Lisansüstü Eğitim
===> Üniversiteler
===> Dil Kursu
=====> Almanca
=====> Ingilizce
=====> Arapça
=====> Fransızca
=> Serbest Mekân
===> Deneme Tahtası
===> Kopyala/Yapıştır
===> Serbest Kürsü
=> İnsan ve Toplum
===> Kim kimdir?
=====> İslâm Önderleri
===> Aile
===> Sağlık
===> Spor
=> İslâm Beldeleri
===> Afrika
===> Asya
===> Avrupa
===> Balkanlar
===> Ortadoğu
=> Evveliyat
===> Menkıbeler - Hikayeler
===> Unutulmayan Tarih
=> Deli Zenciler
-----------------------------
İslâm
-----------------------------
=> Kur'ân-ı Kerîm
===> Tefsîr
=> Hadis-Sünnet
===> Buhari ve Fihristi
===> Hadis Fihristi
===> Uydurma Hadisler
===> Siyer-i Nebî
=> İbâdet
===> Duâ
===> Sorulara Cevaplar
=====> Ramazan Ayı
=====> Projeler.
=====> Kurban
===> Namaz
=> İslâmî Konular
===> Akâid
===> Dergi Yazıları
===> Dinler Tarihi.
===> Fıkıh
===> Hayâtus-sahâbe
===> Kelâm
===> Lûgatçe
=> Nasihat
=> Tesettür
-----------------------------
Kültürel ve Sanatsal Aktiviteler