|
|
Lütfen yazıyı okumadan önce şu soruya cevap verelim ve cevâbımızı not edelim. Asla ondan ayrılmayı düşünemediğimiz, hep yanımızda istediğimiz ne/neler var?
Hadi gelin sizlerle bir sefere çıkalım. Düşünelim, yanımıza neler alacağımızı... Hani bazı anketlerde sorarlar ya “Bir adada tek başınıza kalacak olsanız, yanınıza mutlaka alacağınız üç şey ne olurdu?” diye... Biz de düşünelim beraberce, arkada bırakamayacağımız, hep yanımızda istediğimiz neler var diye…
“–Ama onsuz hiçbir şeyin tadı olmaz ki…” dediğimiz neler var? Habîbullah Efendimiz’in şu hadîs-i şerifini boğazımızdan zorla geçen bir zehir gibi yudumlayalım. Zehir dedimse; aslında bütün dünyevî alâkalarımızın zehrini söküp atacak bir panzehir… “Ne kadar seversen sev, bir gün ayrılacaksın!..” (Hâkim, IV, 360-361/7921) Şimdi bu sözle beraber, yanımızdan asla ayırmak istemediğimiz şeyleri tekrar düşünelim. O şey; yârimiz mi… Hani “Önce cânân, sonra cân” dediğiniz, canınızın canı… Evladınız mı? Kendisi için hiçbir fedâkârlıktan geri kalmadığınız… Ebeveyniniz mi? Küçükken size olan merhametlerini hatırladıkça, solan yüzlerinin renginde sizin de çok büyük payınızın olduğunu derin bir acıyla bildiğiniz... Bir kitap mı, cep telefonunuz mu, laptopunuz mu? Yanınızdan asla ayırmak istemediğiniz her neyse, işte o; sizin perdeniz… Bu perde neyi örtüyor dersiniz? Cenâb-ı Hakk’ın hep bizimle olduğu hakikatini!.. Mevlânâ Hazretleri buyuruyor: “Hak ile aramızdaki perde hani? Ağır uykulu gözümüzden başka ne ki…” Asıl perde; tüm bu alâkaları Hak yolunda, Hak için kullanmasını bilmeyen benliğimiz, yani bizzat kendimiz... “–Peygamberlerin, evliyaullâhın hiç mi dünyevî alâkaları yoktu?” diye soran sesleri işitir gibiyim. El-cevap; elbette vardı. Şu hâlde aramızdaki fark, bu alakâları “kullanmayı” bilmek ve onlarla muhabbetin menşeine gitmek... Hâsılı, hatırlamamız gereken ikinci panzehir…
nihan kandemir / şebnem dergisi
|