|
|
İstanbul, tarihin ilk dönemlerinden bu yana, kendisine hemşehri olan ve olmayan herkes için büyük önem taşımıştır. Bu önemi birkaç önemli unsura dayandırmak yerinde olacaktır. Birincisi; İstanbul, coğrafi konumu itibariyle çok önemli bir yerde durmaktadır. Aynı anda birden fazla üç iç denizi birbirine bağlaması (Karadeniz-Marmara-Ege), Avrasya’nın kesişme noktasından bir okyanusa açılan ilk kapı vazifesi görmesi, iki kıtayı birbirine bağlayan karasal üstünlüğü bu önemin temel belirleyicileri olarak ifade edilebilir. İstanbul’u kültür ve medeniyet birikimi açısından önemli kılan bir başka unsur ise üç büyük imparatorluğa merkezlik etmiş olmasıdır. Roma, Bizans ve Osmanlı medeniyetinin kilometre taşları İstanbul’dan döşenmeye başlanmıştır. Bu üç büyük imparatorluğun birikimi üzerine oturan Türkiye Cumhuriyeti devleti için de İstanbul vazgeçilmez, stratejik bir öneme sahiptir. Tarih ve Medeniyet Bağlamında İstanbul’a Karşı Sorumluluğumuz İstanbul yüzyıllar boyunca da içinde yaşattığı kültür ve dinler ve bunların müntesipleri tarafından da baş tacı yapılmış, kendisine farklı şekillerde bir kutsiyet ya da kıymet atfedilmişitr. Roma ve Bizans döneminde Hristiyanlık ve Hristiyanlar açısından, Osmanlı ve öncesinde de İslamlık ve Müslümanlar açısından İstanbul son derece değerli ve mukaddes sayılmıştır. İstanbul, 1453 fethinden önce birkaç kez Müslüman komutanlarca kuşatılmış, ancak bu girişimler başarısızlıkla sonuçlanmış, bir çağı açıp diğer çağı açan büyük fetih Osmanlı imparatoru II.Mehmed’e nasip olmuştur. İslam kaynaklarında Hz. Peygamberin övgüyle bahsettiği şehir övgüyle bahsedilen komutanına ancak miladi 1453 senesinde kavuşabilmiştir. Bilindiği gibi Osmanlı döneminde Hac farizası için yola çıkan hacı adaylarının ilk çıkış noktası Üsküdar’dır. Bugün Harem olarak isimlendirdiğimiz semtten Osmanlı padişahları Hicaz yoluna çıkmaktaydılar. Bunun için Üsküdar şairin ifadesiyle hem fethi görmesi hem de Hicaz’a açılan bir kapı olması münasebetiyle İstanbul’a ayrı bir değer ve önem katar. Tarih boyunca İstanbul, ‘Meleklerin kanatları altındaki şehir’, ‘şehirlerin sultanı’ gibi ifadelerle anılmıştır. Farklı medeniyetlerin İstanbul’a yükledikleri kutsiyet bu cümlelerden anlaşılmaktadır. Ancak Müslümanlık açısından bakıldığında ilk şehir ve ilk mabedin inşa edildiği Mekke şehirlerin anası ve ilk şehir olarak İslam kültüründeki başat kutsiyetini ortaya koymaktadır. İstanbul ise Mekke’ye açılan bir kapı olması, Hz Peygamber’in sahabelerinden bir kaçını bağrında taşıması, İslam medeniyetine ve kültürüne yüzyıllarca hizmet etmesi, Hz Peygamberin Hadis-i Şerifine mazhar olması açılarından kıymet kazanmıştır. Mekke, Medine, Bağdat, Şam, Buhara, Taşkent ve benzerleri İslam medeniyeti için ne kadar önemli ise İstanbul da bir o kadar önemlidir. Yukarıda atfedilen öneme binaen bugün İstanbul’da yaşayan ve İstanbul’la bir şekilde irtibatı bulunan ve her şeyden önemlisi İstanbul’un yönetiminde söz sahibi olan herkese büyük bir tarihi görev düşmektedir. Türk-İslam medeniyeti için son derece önemli olan bu şehrin ruhunu, silüetini, kıymetini bozacak her türlü girişim büyük bir gayretle engellenmelidir. Bunun başında, inanç, düşünce, gelenek ve şuurun, taşta-toprakta şekillenmesiyle hayat bulan mimari çabalar gelir. İstanbul’un tarihi ve kültürel dokusunu bozacak, İstanbul’u İstanbul yapan ruhu öldürecek bütün müdahaleler ancak bilinçli yöneticilerin gayretleri ile engellenebilir. Karaköy bölgesinde; büyük işhanlarının gölgesinde boğulan camilerin, minarelerinin ve diğer tarihi silüetin gözyaşları ne zaman dindirilecektir? Diğer taraftan İstanbul’un rantı yüksek arazilerinde inşa edilen, kapitalist Batı medeniyetinin taşlaşmış formu gökdelenlerin gökyüzüne meydan okumaya kalkması, kibirlenmesi, içinde yaşayanların asıllarından geldikleri topraktan büyük bir tekebbürle göğe doğru uzaklaşmaları kendi medeniyet değerlerimizle nasıl bağdaştırılacaktır? İstanbul bir Osmanlı, Türk-İslam şehridir, bu şehrin ruhuna uygun bir yapılaşma anlayışı geliştirilmelidir. Mimari form ve şehircilik bakımından dünyanın diğer kentlerinden bir farkı kalmayan İstanbul hem ruhunu kaybeder hem orjinalitesini hem de tarihi duruşunu. Bu biçareleştirme içerisinde sıkıştırılan şehir küresel şehirler yarışında da başarılı olamaz. Bütün bunların üzerine şunu söylememiz mümkündür: Yerel yöneticiler ve toplumsal vicdan İstanbul’un tarihi ve kültürel kimliğinden, ruhundan sıyrılmasına izin vermemeli, proaktif bir yönetim anlayışıyla İstanbul, gelecek kuşaklara salimen teslim edilmelidir. Küresel Şehirler Rekabetinde Bir İstanbul İçin Şehirler yerel birer merkez olmaları hasebiyle yerel olanla, global ölçekte kendisine yüklenen (ya da yüklenemeyen) misyonla da küresel düzlemde önemli birer aktördürler. Her kentin bir vizyonu ve misyonu olmalıdır. Kent tarihi ve kültürel misyonundan kopartılmadan modern dünyanın içine girdiği global yarışa katılmalıdır. İstanbul bu anlamda hangi misyona ve hangi vizyona sahip olmalıdır, olacaktır? İstanbul tarihi ve kültürel değerleriyle barışık kalarak, içinde yaşayan insanların mutluluğunu temin ederek, Fatih Sultan Mehmed’in veciz ifadesinde makes bulduğu üzere reaya kalbin abad eyleyerek, küresel şehirler yarışında İstanbul bir uluslar arası kültür başkenti mi, bölgesinde bir finans merkezi mi, tarih ve turizm merkezi mi olacaktır? Kenti yönetenler kentte yaşayan ve kentten etkilenen herkesle birlikte, katılımcı bir yöntemle buna karar vermelidir. Yani İstanbul’un bir vizyonu olmalıdır. Kurumlar ve kişiler gibi kentler de bir vizyona sahip olmalıdırlar. Diğer yandan Kentler, ve özelde İstanbul tespit ettiği bu vizyona hizmet edecek bu vizyonu besleyecek bir misyona sahip olmalıdır. Şehrin Muhakkak Bir Stratejik Planı Yapılmalı, Varsa Güncellenmeli Kurumsallaşmış şirketler ve yeni dönemde kamu idareleri kendilerinin gelecekte nerde olacaklarını ve hangi kaynaklarla hangi faaliyet ve hizmetleri yürüteceklerini tespit ettikleri, planladıkları bir stratejik plana sahiptirler. Yeni yönetim düşüncesinin bir gereği ve sosyo-ekonomik-politik koşulların ürettiği iklimin bir sonucu olarak yerel yönetimler bugün yasal zorunluluk gereği de olsa birer kurumsal stratejik plan yapmak durumundadırlar. Ancak bu aşamanın bir adım daha önüne geçilerek kurum yönetiminden kentin bütüncül yönetimine geçişin bir gereği olarak artık kentlerin de birer stratejik planı yapılmalıdır. Bu henüz bir yasal zorunluluk boyutuna gelmemişse de küresel kentlerin rekabeti ve kentlerin içinde yaşayan insan topluluklarının refahı için son derece önemli bir ihtiyaçtır. Katılımcı bir yöntemle yapılacak kent stratejik planı İstanbul’un kaynaklarını İstanbullunun refahı için rasyonel bir anlayışla yeniden dağıtacaktır. Bu plan hem İstanbul’u global rekabet planında bir adım öne geçirecek hem de stratejik yönetim düşüncesi kent yöneticileri ve paydaşları için vazgeçilmez hale gelecek, böylece bir gelenek inşa edilmiş olacaktır. İstanbul İçin Sorun Ve Paydaş Odaklı Bir Yönetim Anlayışı Kentte yaşayan ve kentten etkilenen herkes kentin paydaşıdır. İstanbul’da yaşayan ve İstanbul’dan etkilenen herkes bu anlamda kentin paydaşı konumundadır. İkameti İzmit’te ya da Tekirdağ’da ancak yatırımı, işi İstanbul’da olan bir kişi de bu anlamda bu kentin paydaşıdır. Ulaşım gibi acil ve köklü çözüm arayışı gerektiren İstanbul’un problemleri sorun ve çözüm odaklı bir anlayışla bertaraf edilebilir. Kentteki paydaşların yaşam kalitelerinin yükseltilmesi temel hedef olmakla birlikte kentliyi karar aşamalarına katmak kent yöneticileri açısından ayrı bir hedef olmalıdır. İstanbulluya danışılmadan yapılan ve yürütülen her projeden iyi sonuçlar almak mümkün değildir. Yeni kamu yönetimi düşüncesi de artık kurumu değil vatandaşı merkeze alan bir anlayışı savunmaktadır. Sadece Kentin Değil Kenti Yönetenin de Bir Vizyon Ve Misyonu Olmalı İstanbul’un bir stratejik planının olması gereğinden bahsederken İstanbul’u yönetecek kişinin bir vizyon ve misyonunun olmaması gerektiğini savunmak büyük bir nakısadır. Kurumun ve kentin misyonu ve vizyonu yetmez mi demek bizi son derece yanıltıcı sonuçlara götürür. Vizyon sahibi yönetici bilgiye, bilginin stratejik değerine inanmış birisi olmalıdır. Yönetim süreçlerinde tecrübe ve bilginin ekseninde hareket etmeyen yöneticinin başarı şansı düşüktür. Kent yöneticisi konumunda olan birisi yönettiği kentin bütün sosyolojik, ekonomik, demografik, fiziki, tarihi, turistik ve sanatsal verilerine hakim/sahip olmalıdır. Kentin sosyolojisini okuyamayan yönetici yönettiği kente ve kitleye zarar verir. Siyasetin günlük debdebeleri arasında kaybolup giden profesyonelliği tekrar geri kazanmak oldukça zor alsa da bu kumpası aşan yönetici kurumuna ve İstanbul’a yararlı hizmetler getirmenin yolunu açmış olur. Partizanlık, nepotizm gibi zararlı siyasi alışkanlıklar İstanbul’u yönetecek kadroların kalit6esizliği ile sonuçlanacaktır. Bu anlamda sadece tepe yöneticinin değil orta kademe yöneticilerin de duyarlı olması gerekmektedir. İstanbul’u yöneten kimsenin vizyonu bu şehri küresel şehirler yarışında birinci sıraya yükseltmek olacaksa, misyonu da bu vizyona hizmet etmek üzere etkinlik ve liderlik odaklı yönetici olmak olarak ifade edilebilir. Bu sadece bir örnek olarak verilebilirse de hiç de yabana atılacak bir vizyon ve misyon tanımlaması olmasa gerek. Her yönetici içinde bulunduğu koşulları esas alarak kendisine farklı formlarda misyon ve vizyon tanımlaması yapabilir. İstanbul’u yönetecek kimsenin bu konuda hassas ve bilinçli olması bu şehre büyük kazanımlar sağlayacaktır. Bilgi Çağının Yeni Kazanımı Öğrenen Şehir İstanbul bilgi çağının kucağında büyüyen, bilişimde, teknolojide önemli bir merkez olma yolunda ilerleme potansiyeli taşıyan bir şehirdir. Pre-modern yönetim düşüncesi son dönemde yönetim literatürüne “öğrenen organizasyon” şeklinde ifade edilen bir kavramı kazandırmıştır. Buradan yapılacak bir çıkarımla biz de, kent yönetimi literatürüne henüz yeni giren bir kavram olarak “öğrenen şehri” İstanbul için bir misyon haline getirmek durumundayız. Kentte yaşayan bütün paydaşların eğitim ve bilgi düzeylerinin yükseltilmesini, bilginin stratejik bir değer halini aldığı bir İstanbul arzuluyorsak bu kavram üzerinden kente yaklaşmak/bakmak durumundayız. Bugün bilgi üzerinden rekabet eden şehirler dünyanın doğusunda ve batısında küresel rekabette yarışmaktadırlar. Hindistan’da Yeni Delhi’deki Silikon vadisi, ABD’de Californiya’da bulunan “silikon valley” hem içinde bulundukları kente hem de kentte oluşan bilgi temelli sektörlerde faaliyet gösteren insan topluluklarına stratejik rekabette üstünlük sağlamaktadır. Bilgisayarı etkin kullanma oranının bu bölgelerde artması, bölgede yaşayan insanların eğitim düzeylerinin bölgede kurulu sektörlere bağlı olarak gelişmesi bir tesadüf olmasa gerektir. Bu bakış açısını şüphesiz biraz daha genişletmemiz icap eder. Öğrenen şehir misyonuna sahip bir İstanbul, okulları, kütüphaneleri, üniversiteleri, araştırma merkezleri, bilgi üreten tüm tesisleri ve kurumları ile toplumun kültürel açıdan kalkınmasını sağlayacak donanıma kavuşturulmuş olmalıdır. Donanımlı bireyler donanımlı kurumlardan yetişir. Bu kurumların başında ise aile gelmektedir. Ailelerin kültür ve eğitim düzeylerinin yükseltilmesi için de lokal çalışmalara ihtiyaç vardır. Diğer yandan kentte biriken entelektüel sermayenin yükseltilmesi ve rekabete hazır hale getirilmesi için de yerel yöneticinin liderlik vasfı büyük önem kazanmaktadır. Şirketlerin, üniversitelerin, okulların sürekli kalite yükseltimi için yerel yönetici önemli katkılar sağlayabilir. Bilgi evleri, araştırma merkezleri, kütüphaneler, lokal düzeyde oluşturulmuş mikro kalkınma birimleri (Yerel kalkınma platformları) öğrenen şehir kavramına kent yöneticisinin liderliğinde hizmet verebilirler. Sonuç Yerine İstanbullu artık kentte üretilen rantın, daha doğrusu kentin ürettiği rantın kentte adil biçimde dağıtılmasını arzu etmektedir. İstanbul’un merkezi semtlerinde ya da gelişmeye açık bölgelerinde oluşan lokal rantlar orada yaşayanlar arasında adil şekilde paylaşılmıyor, bu rant sadece bir zümre ya da kişi tarafından değerlendiriliyorsa kentsel adaletten ve hemşehri hukukundan bahsetmemiz mümkün olmayacaktır. Toplumun menfaatleri, amme menfaatleri hiçbir zaman kişilerin menfaatleri için feda edilmemelidir. Hemşehri odaklı bir yönetim İstanbul’da İstanbullunun refahını temin etmek üzere kişisel ve zümresel menfaatleri geri plana alabilmelidir. Yukarıda bahsedilen patronaj ilişkileri ve partizanlık gibi zararlı siyasi alışkanlıklar bu şehre ve bu şehrin geleceğine zarar vermekte, geleceğimizi ipotek altına almaktadır. Etik ilkelerin öncelenmediği bir yönetimin kaliteli ve kalıcı hizmet üretmesi mümkün değildir.
12 Kasi 2008 / Akif Çarkçı / fikritakip.com
|