Merhaba, Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya üye olun.

Kullanıcı adınızı, parolanızı ve aktif kalma süresini giriniz
  H *
ANASAYFA ARŞİV GİRİŞ KAYIT

imamhatip.com > İslâm > Tesettür (Moderatörler: Tesnîm, Чekta) > “Tesettürün anlamlarından biri, iç varlığa yoğunlaşmaktır”
Sayfa: [1]   Aşağı git
« önceki sonraki »
Favorilerime EkleYazdır
Gönderen Konu: “Tesettürün anlamlarından biri, iç varlığa yoğunlaşmaktır”  (Okunma Sayısı 88 defa)
Tesnîm “Tesettürün anlamlarından biri, iç varlığa yoğunlaşmaktır” : 04 Ekim 2008, 22:03:40
Moderator
Ordinaryus
*****
Offline Offline

Mesaj Sayısı: 4058


Gel'Sen',gonlume Gul'Sen'


“Hiç bir dönem benim üzerimde 70’ler ve 80’lerin etkisini bırakmadı,” diyen yazar Cihan Aktaş,  2002 yılında yayınlanan ve 70’leri anlattığı “Bana Uzun Mektuplar Yaz” adlı romanından sonra, 80’lerin bir kesim gençliğini de “Seni Dinleyen Biri” adlı romanında kaleme aldı. Bu roman geçtiğimiz yılın son aylarında yayınlanmasına rağmen bizim Aktaş’la ancak gerçekleştirme imkânı bulduğumuz röportajımızda söz konusu romanını, orada anlatılan gençliği ve günümüz gençliğini konuştuk.
Romanında, 80’li yılları gazete manşetlerinin gösterdiğinin ötesinde, kendi yaşadıkları ve gözlemlediği yönlerden anlatmak istediğini vurgulayan Aktaş, günümüz tesettürlü gençlerinin de başörtüsü yasağından ve onun üzerinden sürdürülen tartışmalardan etkilendiğini söyledi. Aktaş, tesettürün derin anlamlarından birinin, kadının dış görünüşünden çok iç varlığına yoğunlaşmasını sağlamak olduğuna da dikkat çekti.


1. Çok sayıdaki inceleme-araştırmaya dayalı kitaplarınız ve hikâyelerinizin ardından yazdığınız ikinci roman, Seni Dinleyen Biri. Seksenli yıllardaki “İslâmcı” olarak adlandırılan, İslâm’ı daha doğru yaşama çabasında olan gençleri anlatan bu kitabınızın yazılış hikâyesiyle başlayabilir miyiz? Sizin de yaşadığınız, şahidi olduğunuz dönemleri gençlerin daha fazla ilgisini çekecek bir tarzda aktarmak ihtiyacından mı doğdu bu kitap?
Bir roman, bir talebe cevap verme gibi nedenlere dayalı olarak oluşmaz, yazarın dünyasında. Roman, yazarın dünyasını bütünleyen nehirlerden, ırmaklardan beslenerek derinlerde bir yerde, kendini yazdırtmak üzere oluşuyordur zaten. Her zaman aklımda yazmayı tasarladığım roman konuları vardır. Bir gün bunlardan birini yazmanın zamanı gelir. “Seni Dinleyen Biri” için de böyle oldu. İnsanoğlu yakın geçmişi bile çok çabuk unutacak bir hafızaya sahip. Belgeler, kayıtlar, arşivler neyi gösterirse göstersin, bilgi gazete manşetleri kanalıyla geçerlilik kazanıyor toplumumuzda. 80’li yılları gazete manşetlerinin gösterdiğinin ötesinde, kendi yaşadığım ve gözlemlediğim yönleriyle anlatmak istedim. Başörtülü öğrencileri, dindarlaşırken aileleriyle çatışmaya düşen gençleri, kültüre zahirî bir önem atfedilen bir iklimde, postmodern söylemlerin ve taklide dayalı kültürel politikaların etkisiyle kimi dindar gençleri kendisine çeken verili kültürü sorgulamaya dönük radikal eğilimleri, başörtüsünü (bazı) gazete manşetlerinin anlatmaya çalıştığı gibi ikinci sınıf bir insan olduğuna dair bir kabulün değil, yükseklerde bir yere bağlılığının bir göstergesi olarak benimseyen genç kızları, başkalarını kendinden çok daha fazla düşünmeye yönlendiren diğergâmlığı mümkün kılan kültürel ya da medeniyetle alâkalı alt yapıyı, demokratik bir vaaz sistemi oluşturmaya dönük romantik girişimleri, antikonformist bir hayat sürdürmeye yönelik coşku dolu atılımları, elinin emeği alnının teriyle, yani helâl kazançla yaşama kaygısına ilişkin denemeleri anlatmak istedim.

2. Meral’in yüzüklerini takmama kararı vererek arkadaşına bırakmasıyla başlayan süreçle birlikte, romanın diğer kişileri de o dönemlerdeki İslâmî hassasiyetleri gereği evlerinden, okullarından, isimlerinden, kitaplarından vazgeçiyorlar. Yaşadıkları tecrübeler sonunda ise terk ettiklerine geri dönüyorlar. Meral’in yüzüklerine geri dönmesi gibi. Anlatılan dönemin gençleri de benzeri tecrübeler yaşadılar herhalde. Bu dönüşümün arkasındaki sebepler neydi?
Bu sebepler her halde kişisel ve toplumsal taleplerin buluştuğu büyük bir tecrübeyle ilgili olmalıdır. Dini son derece sınırlı öğrenen bir kuşak, 70’lerden itibaren yükselen İslâmî bir dalganın 80’lerde ulaştığı noktada, tercüme faaliyetleriyle, sağcılıkla sınırlanagelmiş bir dini daha geniş bir açıdan tanımlayan entelektüel çalışmalarla, geniş ve karışık bir dinsel külliyatla yüzyüze geldi. Dolayısıyla bana kalırsa bu dönüşümün başlıca sebebi, dinî kültür ve eğitim alanındaki gelişmeleri kesintiye uğratan politikalar olmuştur. Dinini kendi çabalarıyla öğrenmeye çalışan gençlerin önemli kısmı büyük ölçüde rastgele okumalarla, el yordamıyla bir ufuk edinmeye çalışmışlardır. Bir bakıma dinî külliyatların dünyasının sunduğu karmaşık bir labirentte yolculuğa çıkmıştır bu gençler. 80’lerin ilk yılları bu açıdan okuma ve öğrenme yıllarıydı. İkinci yarısı ise bu okunanları hayata geçirmeye dönük çabaların yoğunlaştığı yıllardır. Yüzeysel okumalar, bağlamından koparılmış ifadelere yaslanarak dinini en doğru anlamda yaşama pratikleri, bazen güç ve zor olanı, nefse ağır geleni, hayatın zevkleri ya da neşeli ruh hallerini yadsıyanı seçmekle mümkün olabilirmiş gibi algılanmıştır. Bu bakış daha sade ve yalın bir hayat tarzı kurma gibi İslâmcılığın modern hayat tarzına dönük eleştirileriyle bağdaşmaktadır kimi noktalarda. İranlı sinema yönetmeni Efhami, fundamentalizmle uçurum arasında çok az bir mesafe olduğunu söyler. Bunun bir diğer anlamı, haddi aşan söylemlerin tersine bir savrulma yaşamaya yatkın oluşudur. Dinlerini bir fıkıh külliyatının bütün sayfalarını hayata geçirecek şekilde yaşamaya çalışan, bu yüzden de aileleri ve toplumlarından kendilerini kopartan gençler, bu pratikte önem kazanan bağlam meselesini ihmal ettikleri için, savrulmalar yaşamaya açıktılar zaten. Bir taraftan yoğun bir kitap okuyuculuğu, öteki taraftan radikal bir kültür inkârı... Bunun getirdiği doğal sonuçlardan biri, içinde yaşadığı topluma ve o toplumun diline yabancılaşma... 


3. Romanınızdaki başörtülü kızların “salınarak yürümemek” gibi konular üzerindeki titizliklerine karşılık bugünkü birçok tesettürlü genç kız sanki özellikle dikkat çekmek/görünür olmak çabasında. Sizin anlattığınız dönemin gençleri ile bugünün gençlerini bu ve benzeri açılardan kıyaslamanızı istesek, neler söylersiniz?
Yukarıda da değindiğim gibi, hayat tarzı, giyim-kuşam anlayışı, tesettür yorumu ve beden görüşü gibi konularda, bir uçtan öteki uca savrulmuş olmakla açıklayabiliriz dediğiniz zıt davranış biçimlerini. Fakat bu çok kolay bir okuma olur. Her zaman çekirdek idealist bir kadronun sadakati ve hakikat arayışını esas alan, tutarlılığa büyük önem atfeden görüşleri topluma halkalar halinde genişleyerek yayılırken niteliksel bir kayba uğrar. Ayrıca başörtüsü yasaklarının gençler üzerinde travmatik etkileri olduğunu hesaba katmamız gerekiyor, bu konuda bir değerlendirme yaparken. Başını yükseklerde bir yere bağlılığın göstergesi olarak kendi rızasıyla, seçerek örten genç kızlar, her ne kadar cemaat içinde birey olarak kendilerini kaybetmenin değerine inanıyorlarsa da, bir ada sahip olmanın kıvancını taşıyor, özne olduklarını duyuyorlardı. Geçen zaman içinde başörtüsü yasaklarla bağlı tartışmalarla o denli yıpratıldı, o denli siyasal çekişmelerin nesnesi haline getirildi ki, bu çekişmeler ister istemez başörtülü gençlerin duruşunu da etkiledi. Giyim-kuşam alanında dindarların yasaklar yüzünden yaşadığı tarihsel kopma, estetik sürekliliği ve gelişmeyi kesintiye uğratan bir etkiye sahip oldu. Başörtülü kızlara medya kanalıyla, laikçi kadın dernekleri etkinlikleriyle sürekli çirkin ve itici oldukları bildirilmekteydi. Bütün bunların sonucunda birer tepki olarak ortaya çıkan başörtüsü tarzları, hayat tarzlarının temsili ya da göstergesi olarak tek bir biçime ve anlama sahip değil kanımca. Televizyon ekranlarında kadın programlarında gözümüze çarpan popüler kültür bağımlısı başörtülü ile, tahsil görme alanındaki yasaklar yüzünden meselâ Bosna’ya ya da Ukrayna’ya gitmek zorunda kalan başörtülü genç kız birçok bakımdan  benzeşme gösteren kişilikler olmaktan uzaktır.
 Meselâ yenilerde “Beyaz İslâmcılar-AK Türkler” olarak tanımlanan bir kesime ait sayılan defilede tesettürün, sınıfsal sıçramanın “kitch” (basbayağı)  ihtişamı içinde gözden yitirilmesi için bin dereden su getirilen bir muğlâk kavrama dönüştürüldüğünü gördük.
Tesettür, orta yol, itidal, sadelik, mazbut olma, zarafet, alçakgönüllülük gibi kavramları çağrıştırıyor bana. Tesettürün derin anlamlarından biri, kadının dış görünüşünden çok iç varlığına yoğunlaşmasını sağlamaktır kanımca.


4. Kitabınızla ilgili değerlendirme yapanlardan bir yazar, kitabınızda çizdiğiniz kadın tablosuna dikkat çekiyor ve toplumumuzda kadının “dinleyen biri” olduğu sürece önemli kaldığını ifade ediyor. Siz de böyle olduğunu düşünüyor musunuz?

Dinlemenin bağlamıyla ilgili değerlendirme yapılabilecek bir konu bu. Dinlemek kolay değildir, daha çok yazarak kendini ifade eden biri olarak benim açımdan en azından, lâyıkıyla dinlemenin zorlukları vardır. Romanda ise “dinleme” metaforu iki yönlü olarak çalışıyor. İlk olarak kadın kahramanımızın, her şeye rağmen erkek kahramanımızı dinlemeye devam ettiğini, aralarındaki ilişkinin bu nedenle bir bakıma tek yönlü olarak geliştiğini anlatan bir metafor. İkinci olarak ise insanların artık konuştuklarında kendilerini içtenlikle, sahiden de anlattıklarını duyarak dinleyecek birini bulamadığı bir dünyada, dinleyen biri olmaya gönüllü kişilerin hâlâ var olduğu inancına, dolayısıyla cemaat ruhunun bütün savrulmalara ve dağılmalara karşılık etkin olduğuna inanma isteğine göndermede bulunan bir metafor.
Fakat kadının sadece dinlediği, erkeğin ise anlatıcı olduğu kültürel yapılanmadaki bozulma açısından bakıldığında, kitabımla ilgili yapılan o değerlendirmedeki tespitte haklılık payı olduğunu görmemek mümkün değil. Tek yanlı bir dinleme, tek yanlı bir paylaşma ya da katılım, aşk ilişkilerinin olduğu gibi evliliklerin de bir tarafın büyük özverisiyle sürmesi anlamına geliyor. Bu konuda bir eleştiri yöneltmediğiniz, bir sorgulamaya gitmediğiniz takdirde, toplumsal kabulleri onaylamış olursunuz. Dolayısıyla genel gidişatın bir parçası olarak onay bulur, kabul görürsünüz. Söz gümüşse, sükûtun altın olduğunu söyleriz, yeri geldiğinde. Yine de dinleyiciliğin pasif, anlatıcılığın ise aktif ve kazançlı, getirileri olan bir yanı olduğunu düşünme eğilimi daha baskındır bütün kültürlerde. Aktif dinleyicilik imkânsızmış gibi... Ya da insan dinleyici olmayı kendisi bilinçli olarak seçemezmiş gibi... 


5.  “Türkiye’de İslâmcılığın en büyük zaafının, hayatı en ince ayrıntılarına kadar yeniden tanımlama iddialarına rağmen, tanımlama kapasitelerinin yetersizliği olduğu söylenebilir,” diyorsunuz bir yazıda. Bununla neyi anlatmak istiyorsunuz? Bugün bu iddiadan vazgeçildi mi?
“Bir Hayat Tarzı Eleştirisi: İslâmcılık”ta yer alan bir tespitti bu.  İslâmcıların, dünyayı değiştirmeye dönük bir iddiaları vardı, kuşkusuz. Fakat değiştirmek istedikleri bu dünyayı her zaman siyasal ve entelektüel açıdan çok iyi tanıdıkları söylenemezdi. 
Benim anlattığım kuşak kültür ve sanat alanında neyi ciddiye alması gerektiği konusunda bir farkındalığa ve amaçlara sahip olsa da, kültürel kesinti ve kopmadan kaynaklanan zaaf hali içinde. Bu zaafı bana göründüğü kadarıyla;  kimileyin tarihi ve kültürü, dinî hayatı yeniden kurma iddiasıyla, tabiatı koruma veya tabiatla bütünleşme eğilimine rağmen kısmen yıkıcı, hatta inkârcı bir tutuma çarpılan yanıyla da anlatmayı denedim. Böyle bir eğilimin yaygınlaşmasının en önemli nedeni, öncelikle yüz yıl önce İslâmcılar arasında sürdürülmüş olan tartışmaların bile geçen yıllar içinde sağlıklı bir şekilde yeni kuşaklara aktarılamamış oluşudur. Alfabe değişimiyle birlikte kütüphaneler, bilgi kaynakları ve nitelikli bilgi anlayışı büyük ölçüde değişti toplumumuzda, daha doğrusu bütün bu alanda kısır ve dar bir zemin sunuldu yeni kuşaklara.  Pozitivist, henüz doğrulukları kuşku götürür teorilerle sınırlandı ülkenin kültürel ufku. Kurgulanmış geçmiş metinlerinde kendi kendini bulamıyordu yeni kuşaklar, bununla bağlı olarak ortaya çıkan yavanlık da geleceğe dair tasavvurları içerikten yoksunlaştırıyordu. Biçimsiz bir gelecek korkusuyla etkileşim halinde, neredeyse nihilist bir tarih inkârcılığı baş gösterecektir bu durumda. Bu inkârcı tutumda elbette Batıda yükselen ve modern aklı sorgulayan postmodern eleştirilerin de etkisi var.  Yukarıda değindiğim büyük bir tercüme furyasının yaydığı bir bilgi sarhoşluğundan da söz etmek mümkün.


Bütün bu anlattıklarım bir yenilgi anlamına gelmiyor ille de... Kültürel kopma ve dayatmaların, kimlik tartışmalarının neden olduğu savrulmaların sağladığı büyük bir tecrübe birikimi, tarihi ve kültürü yeni bir gözle okumanın da yolunu açtı. Aydınlanma değerlerinin son derece yüzeysel bir alımlamayla halka dayatıldığı bir ülkede gün geldi, İslâmcı bir gelenekten gelen insanlar,  ülkenin siyasal ufkunu açan, söylemlerini tazeleyen aktörler olabildiler. Eskiden dindar bir kişinin aydın olabileceğini kabullenemeyen bir ülkeydi Türkiye. Bir kadının, erkeklerin de dinleyici olarak bulunduğu bir panelde konuşması, tartışmalı bir konuydu. Bütün bu tartışmaların gerçekleşmesinde İslâmcıların sürdürdüğü keşif araştırmalarının ve devrimci söylemlerin etkisi büyük.


Bu süreci dikkate alırsanız, yaşananların  Türkiye açısından “iddialardan vazgeçmek” ya da “yenik düşmek”  şeklinde başlıklarla anlatılamayacak kadar derin anlamları olduğunu tespit edersiniz. Benim kahramanlarım devrimler çağında yer tutan son kuşağa mensuplar; dünyaya veya olgulara cemaat açısından olduğu kadar evrensellik açısından bakmamak ellerinde değil. Çoğunluğu zaten sanatçı olan gençler. Yaratıcılarıyla ilişkilerini modern dönemlerin zemininde yeniden kurmak için kitap okumakla yetinmek istemiyor, farklı bir hayat tarzı gerçekleştirmek için denemelere girişiyorlar. Dolayısıyla hiç bir zaman iddialarından vazgeçmiyor, fakat yaşadıklarından dersler çıkartarak, yeni öğrenmelerle faaliyet alanlarını yeniden tanımlıyorlar.  Meral’in, ahlâkî açıdan içine sinmediği için Halil’in peşinden gitmek yerine, mülteci Iraklılar yararına düzenlenecek bir sergi için bir tablo yapmaya yoğunlaşmaya çalışması, bu süreci anlatmada bir örnek.
 
6. Hâlihazırda hazırlığı süren çalışmalarınızdan bahseder misiniz? Dönem romanlarınızın devamı gelecek mi?
Yazdığım iki romanın ilki 70’leri, ikincisi de 80’leri anlatıyor.  Hiç bir dönem benim üzerimde 70’ler ve 80’lerin etkisini bırakmadı. Bu nedenle bir dönem romanı yazmayı düşünmüyorum. Fakat yazılan her roman aynı zamanda bir dönemin romanıdır, edebiyat eserini, yazılmış bir metni kazımayı bilen yazı arkeologları da bunu dile getirirler. Üçüncü roman olarak bir yolculuk romanı yazmayı planlıyorum. Halihazırda İran’da gündelik hayat üzerine yazılarımdan oluşan bir kitabı yayına hazırlıyorum. Bu arada yarım kalmış hikâyelerim üzerinde çalışıyorum. Ocak 2009’da da bir hikâye  kitabı çıkartabilirim, kısmet olursa.

Naciye Doyran/Bizim Aile Dergisi
Logged

Allah'im,yardim et bana,
Sana daha guzel dua edeyim diye,
gereksiz konusmayayim diye,
sozlerimi kalbimden cikarayim diye,
gerektiginde konusayim diye,gerektiginde susayim diye.
Âmin.
Conrad Levasseur
Reklam

reklam
“Tesettürün anlamlarından biri, iç varlığa yoğunlaşmaktır”
« : 04 Ekim 2008, 22:03:40 »

 Logged
Sayfa: [1]   Yukarı git
Favorilerime EkleYazdır
« önceki sonraki »
 
Gitmek istediğiniz yer:  


Şafak FM - Çağrı FM - Furkan Radyo - Lalegül FM - Kuran Dinle


Powered by SMF 1.1.4 | SMF © 2006, Simple Machines LLC
Seo4Smf v0.2 © Webmaster's Talks
Bu Sayfa 0.396 Saniyede 23 Sorgu ile Oluşturuldu
Yükleniyor...